Hidayet ERİŞ - Büyükelçi (E)
Köşe Yazarı
Hidayet ERİŞ - Büyükelçi (E)
 

CADI KAZANI

-ÖN HİKAYE- ''Yıl 1531. Ren nehrinin kuzey denizine doğru uzayan üç kolundan biri olan İjssel üzerinde, dönemin Hansa merkezi (Hanseatik-Lonca birliği) olarak temayüz etmiş orta Hollanda’nın Deventer şehrindeyiz. Viking dönemine kadar dayanan tarihi ile, nehir ticaretinin merkezindeki şehrin nehir kıyısına bitişik meydanında bir kilise inşaatının son rötuşları kalabalık bir izleyici kitlesi önünde tamamlanmakta. Görkemli gotik tarzdaki 'De Waag' isimli bu binanın dış duvarına bronz-bakır karışımı kocaman bir kazanın törenle asılmakta olduğu da göze çarpmakta. Kazan 1434’den kalmadır. Söylenene göre, son dönemlerinde ticarette sahtekârlık yapanların ceza olarak atılıp kaynatıldığı kazan, yüz yıl kadar önce de cadı iddiası ile suçlanan kadınların yakılarak öldürülmesi amacıyla kullanılmış. Burası, tarihte kilisenin öncülüğünde, engizisyon döneminde Avrupa’yı kasıp kavuran ‘’cadı avcılığı’’ çılgınlığının, Britanya adalarındaki asılarak öldürülme haricinde, kıta Avrupa’sında bu şekildeki uygulamanın ilk örneklerinin görüldüğü bir yer! Kimi tarihçilere göre, Almanya ve Hollanda ağırlıklı bu bölgede 26 bin kadının bu şekilde ortadan kaldırıldığı iddia ediliyor. Bazıları ise Avrupa genelinde bu sayıyı 50-60 binlere kadar yükseltiyorlar. Her hal ve karda batının Hristiyan tarihi içinde yüz karası bir leke…’' …. Merhaba, Yüzyılları geride bırakıp, cadı kazanlarından günümüz kazananlarına, yani kadınların medeni alemdeki dünyasına geldiğimizde, ne yazık ki Atatürk cumhuriyetine hiç yakışmayan karanlık bir tablonun bizim coğrafyada habis bir hastalık gibi büyümekte olduğu görülüyor. Evvelki gün sadece 24 saat içinde altı kadının cinayete kurban edildiği ülkenin bu konudaki istatistiği maalesef korkunç. Yitip gitmiş nice kutsal hayatlara saygısızlık olmaması bakımından bu ürkütücü istatistiki rakamlara boğulmadan, AKP iktidarının başlangıcı 2002’den itibaren kadın cinayetlerinde 14 misli artış olduğunun altını çizelim yeter! Geriye dönüp, yıllık bazda çift haneli sayılardan rahatsız edici üç hanelilere bugün nasıl ulaşıldığına bakınca her şey ayan beyan ortada. Tabiatı ile, hukuki müeyyidelerin caydırıcılıktan uzaklığı, siyasi zihniyetin müphemliği ve de kahir ekseriyet üzerinde etkili olması beklenen dini telkinlerin de muğlaklığının, ister töre, ister namus, her ne ad altında olursa olsun yaratılan bu meşum tablonun ortaya çıkmasında başrol oynadığı çok net! Bu fecaat sonucun, salt olarak ‘tekil’ yönetimin, bir gecede ‘İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasını buyurduğu şeklinde bir nedene indirgenmesi de pek yeterli görünmüyor... Diğer yandan, dışişleri bakanlığındaki kadın diplomat (meslek memuru) oranın bu idare ile birlikte son yirmi yılda %40’lara ulaştırıldığı sonucu, ya da kılık kıyafette yaratılan sözde esneklik ile kamusal hizmette artmış gibi görünen kadın kotası sayesinde kadınlara verilen zahiri değer arasında paralellik kurulmaya çalışılması da paradoksal bir durum! Tıpkı, ''toplam 263 dış temsilcilik sayısı ile artık dünyada 3. sıraya yükseldik!'’ nidaları atarak, büyüteçli makyaj aynasına bakanların durumu gibi. Keşke, her şeyin çözümü nitelikten değil de nicelikten geçse! Ön hikayede söz konusu ettiğim cadı kazanı konusuna kısa bir dönüş yapacak olursak... Hollanda’nın orta bölgesinde, eski Hanseatik zenginliğinden eser kalmamış Deventer şehrinde iki yüz bin civarındaki vatandaşımıza hizmet veren başkonsolosluktaki görevime (2006) başladığımda bu tarihi kilise ve duvardaki kazan epey ilgimi çekmişti. Halen dahi o duvarda asılı duran kazanın üzerinde bulunan onlarca mermi deliğini ise, 1813 yılında Napolyon ordusunun burayı işgali sırasında konuyu öğrenen askerlerin hırslarını almak için açtıkları ayrı bir rivayet. Kilisenin hemen bitişiğindeki bir sokakta yer alan 13.Y.Y.’dan kalma başka bir binanın da ‘kadınlar hapishanesi’ olarak kullanıldığı bilinmekte. Şehirde kısa bir dönem yaşamış olan ünlü İngiliz yazar 'Charles Dickens' anısına her yıl Aralık ayında düzenlenen iki günlük festivalde, dönemin dekor ve kostümleri içinde kadın mahkumların bu bina pencerelerinden çarşaflara sarılarak kaçmaları, peşlerinde de düdük çalarak yakalamaya çalışan polisler sembolik olarak canlandırılır... Bu vesile ile, toplam on yıl Almanya ve Hollanda’daki başkonsolosluklarda geçirdiğim dönemlerde, maalesef ülkemizden ithal ''kadın cinayetleri''ne ne yazık ki oralarda da defalarca tanık olduğumu zikretmeden geçemeyeceğim. Hele ki, bu eylemlerin çoğunlukla gayet vahşi şekilde cereyan etmiş olması karşısında, gerek yerel makamlarla işbirliği sırasında, gerek medya ve sivil toplum önünde hissettiğim sıkıntı ve öfkeyi unutmam mümkün değildir. Bunlar arasında, Almanya’daki son görev yerim Münih’te iken 2012 yılının bir Aralık gününde, Alman basınının ‘massaker’, Avrupa’daki Türk basınının da aynı şekilde ‘’katliam'' başlığı ile geçtiği bir haber, hem Türk hem de Alman camiasında şok etkisi yaratmıştı. 64 yaşındaki Emrullah Ç. adlı, daha önce Almanya’da işçi olarak çalışıp Türkiye’ye dönmüş olan bir adam, Münih’e gelerek boşandığı eski karısı ile kendi kız kardeşini maket bıçağı ile apartman koridoru ve daire girişlerinde hunharca öldürmüştü. Yerel polis ve basının bu derece kanlı bir cinayete daha önce rastlamadıkları yönündeki açıklamaları cinayetin katliam boyutunu açıkça ortaya koyuyordu. Sonuçta Bavyera mahkemesinin ibretlik kararı ile katil, en ağır ceza olan müebbet ile cezalandırıldı. Hakim ayrıca hiç bir iyi hal indirimi, af veya benzeri bir istisna uygulanmayacağını da hükme bağladı. Son olarak, başka bir örnekle yazıyı noktalayalım. Malum, konsolosluk görevlerimiz arasında mahkûm vatandaşlarımızın da rutin şekilde cezaevlerinde ziyaret edilmeleri yer alır. Bir gün yine Karlsruhe hapishanesindeki 60 kadar hükümlü vatandaşımız ile, Alman gardiyanların da salonun bir köşesinden izledikleri   toplantımızı yapıyorduk. Genellikle bizimkilerin suç profili ağırlıklı olarak, uyuşturucu, dolandırıcılık, vergi kaçakçılığı, darp ve cinayet üzerine yoğunlaşmıştır. Herkes sıra ile söz alarak derdini anlatır, durumu uygun olanlardan bakiye cezasını Türkiye’de çekmek isteyenlerin dilekçelerini alır işlemleri sonuçlandırırdık. Toplantının sonuna doğru, iskemlesi ile bulunduğumuz masaya doğru adım adım hayli yaklaşmış olup, tedirgin edici görüntüsü ile dikkat çeken bir vatandaş, kısık sesle, ‘’konsolosum benim iki leşim var. Aslında biri Yunan olduğu için hadi onu saymayalım. Eski eşim bu Yunan sevgilisiyle beni aldatıyordu. Önce onu, sonra da Yunan sevgilisini hakladım!’’ sözleri halen kulağımda tiksinti ile yankılanır… Atatürk’ün ışığı ile tüm kadınlarımızın 'egemen maskülenlik' rüzgarına boyun eğmeden özgürce, güven içinde yaşamalarına… Kalın sağlıcakla,
Ekleme Tarihi: 23 Şubat 2026 -Pazartesi

CADI KAZANI

-ÖN HİKAYE-

''Yıl 1531. Ren nehrinin kuzey denizine doğru uzayan üç kolundan biri olan İjssel üzerinde, dönemin Hansa merkezi (Hanseatik-Lonca birliği) olarak temayüz etmiş orta Hollanda’nın Deventer şehrindeyiz. Viking dönemine kadar dayanan tarihi ile, nehir ticaretinin merkezindeki şehrin nehir kıyısına bitişik meydanında bir kilise inşaatının son rötuşları kalabalık bir izleyici kitlesi önünde tamamlanmakta. Görkemli gotik tarzdaki 'De Waag' isimli bu binanın dış duvarına bronz-bakır karışımı kocaman bir kazanın törenle asılmakta olduğu da göze çarpmakta. Kazan 1434’den kalmadır. Söylenene göre, son dönemlerinde ticarette sahtekârlık yapanların ceza olarak atılıp kaynatıldığı kazan, yüz yıl kadar önce de cadı iddiası ile suçlanan kadınların yakılarak öldürülmesi amacıyla kullanılmış. Burası, tarihte kilisenin öncülüğünde, engizisyon döneminde Avrupa’yı kasıp kavuran ‘’cadı avcılığı’’ çılgınlığının, Britanya adalarındaki asılarak öldürülme haricinde, kıta Avrupa’sında bu şekildeki uygulamanın ilk örneklerinin görüldüğü bir yer!
Kimi tarihçilere göre, Almanya ve Hollanda ağırlıklı bu bölgede 26 bin kadının bu şekilde ortadan kaldırıldığı iddia ediliyor. Bazıları ise Avrupa genelinde bu sayıyı 50-60 binlere kadar yükseltiyorlar. Her hal ve karda batının Hristiyan tarihi içinde yüz karası bir leke…’'
….

Merhaba,

Yüzyılları geride bırakıp, cadı kazanlarından günümüz kazananlarına, yani kadınların medeni alemdeki dünyasına geldiğimizde, ne yazık ki Atatürk cumhuriyetine hiç yakışmayan karanlık bir tablonun bizim coğrafyada habis bir hastalık gibi büyümekte olduğu görülüyor.
Evvelki gün sadece 24 saat içinde altı kadının cinayete kurban edildiği ülkenin bu konudaki istatistiği maalesef korkunç. Yitip gitmiş nice kutsal hayatlara saygısızlık olmaması bakımından bu ürkütücü istatistiki rakamlara boğulmadan, AKP iktidarının başlangıcı 2002’den itibaren kadın cinayetlerinde 14 misli artış olduğunun altını çizelim yeter!
Geriye dönüp, yıllık bazda çift haneli sayılardan rahatsız edici üç hanelilere bugün nasıl ulaşıldığına bakınca her şey ayan beyan ortada. Tabiatı ile, hukuki müeyyidelerin caydırıcılıktan uzaklığı, siyasi zihniyetin müphemliği ve de kahir ekseriyet üzerinde etkili olması beklenen dini telkinlerin de muğlaklığının, ister töre, ister namus, her ne ad altında olursa olsun yaratılan bu meşum tablonun ortaya çıkmasında başrol oynadığı çok net! Bu fecaat sonucun, salt olarak ‘tekil’ yönetimin, bir gecede ‘İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılmasını buyurduğu şeklinde bir nedene indirgenmesi de pek yeterli görünmüyor...
Diğer yandan, dışişleri bakanlığındaki kadın diplomat (meslek memuru) oranın bu idare ile birlikte son yirmi yılda %40’lara ulaştırıldığı sonucu, ya da kılık kıyafette yaratılan sözde esneklik ile kamusal hizmette artmış gibi görünen kadın kotası sayesinde kadınlara verilen zahiri değer arasında paralellik kurulmaya çalışılması da paradoksal bir durum! Tıpkı, ''toplam 263 dış temsilcilik sayısı ile artık dünyada 3. sıraya yükseldik!'’ nidaları atarak, büyüteçli makyaj aynasına bakanların durumu gibi. Keşke, her şeyin çözümü nitelikten değil de nicelikten geçse!

Ön hikayede söz konusu ettiğim cadı kazanı konusuna kısa bir dönüş yapacak olursak... Hollanda’nın orta bölgesinde, eski Hanseatik zenginliğinden eser kalmamış Deventer şehrinde iki yüz bin civarındaki vatandaşımıza hizmet veren başkonsolosluktaki görevime (2006) başladığımda bu tarihi kilise ve duvardaki kazan epey ilgimi çekmişti. Halen dahi o duvarda asılı duran kazanın üzerinde bulunan onlarca mermi deliğini ise, 1813 yılında Napolyon ordusunun burayı işgali sırasında konuyu öğrenen askerlerin hırslarını almak için açtıkları ayrı bir rivayet. Kilisenin hemen bitişiğindeki bir sokakta yer alan 13.Y.Y.’dan kalma başka bir binanın da ‘kadınlar hapishanesi’ olarak kullanıldığı bilinmekte. Şehirde kısa bir dönem yaşamış olan ünlü İngiliz yazar 'Charles Dickens' anısına her yıl Aralık ayında düzenlenen iki günlük festivalde, dönemin dekor ve kostümleri içinde kadın mahkumların bu bina pencerelerinden çarşaflara sarılarak kaçmaları, peşlerinde de düdük çalarak yakalamaya çalışan polisler sembolik olarak canlandırılır...

Bu vesile ile, toplam on yıl Almanya ve Hollanda’daki başkonsolosluklarda geçirdiğim dönemlerde, maalesef ülkemizden ithal ''kadın cinayetleri''ne ne yazık ki oralarda da defalarca tanık olduğumu zikretmeden geçemeyeceğim. Hele ki, bu eylemlerin çoğunlukla gayet vahşi şekilde cereyan etmiş olması karşısında, gerek yerel makamlarla işbirliği sırasında, gerek medya ve sivil toplum önünde hissettiğim sıkıntı ve öfkeyi unutmam mümkün değildir.

Bunlar arasında, Almanya’daki son görev yerim Münih’te iken 2012 yılının bir Aralık gününde, Alman basınının ‘massaker’, Avrupa’daki Türk basınının da aynı şekilde ‘’katliam'' başlığı ile geçtiği bir haber, hem Türk hem de Alman camiasında şok etkisi yaratmıştı. 64 yaşındaki Emrullah Ç. adlı, daha önce Almanya’da işçi olarak çalışıp Türkiye’ye dönmüş olan bir adam, Münih’e gelerek boşandığı eski karısı ile kendi kız kardeşini maket bıçağı ile apartman koridoru ve daire girişlerinde hunharca öldürmüştü. Yerel polis ve basının bu derece kanlı bir cinayete daha önce rastlamadıkları yönündeki açıklamaları cinayetin katliam boyutunu açıkça ortaya koyuyordu. Sonuçta Bavyera mahkemesinin ibretlik kararı ile katil, en ağır ceza olan müebbet ile cezalandırıldı. Hakim ayrıca hiç bir iyi hal indirimi, af veya benzeri bir istisna uygulanmayacağını da hükme bağladı.

Son olarak, başka bir örnekle yazıyı noktalayalım. Malum, konsolosluk görevlerimiz arasında mahkûm vatandaşlarımızın da rutin şekilde cezaevlerinde ziyaret edilmeleri yer alır. Bir gün yine Karlsruhe hapishanesindeki 60 kadar hükümlü vatandaşımız ile, Alman gardiyanların da salonun bir köşesinden izledikleri   toplantımızı yapıyorduk. Genellikle bizimkilerin suç profili ağırlıklı olarak, uyuşturucu, dolandırıcılık, vergi kaçakçılığı, darp ve cinayet üzerine yoğunlaşmıştır. Herkes sıra ile söz alarak derdini anlatır, durumu uygun olanlardan bakiye cezasını Türkiye’de çekmek isteyenlerin dilekçelerini alır işlemleri sonuçlandırırdık. Toplantının sonuna doğru, iskemlesi ile bulunduğumuz masaya doğru adım adım hayli yaklaşmış olup, tedirgin edici görüntüsü ile dikkat çeken bir vatandaş, kısık sesle, ‘’konsolosum benim iki leşim var. Aslında biri Yunan olduğu için hadi onu saymayalım. Eski eşim bu Yunan sevgilisiyle beni aldatıyordu. Önce onu, sonra da Yunan sevgilisini hakladım!’’ sözleri halen kulağımda tiksinti ile yankılanır…

Atatürk’ün ışığı ile tüm kadınlarımızın 'egemen maskülenlik' rüzgarına boyun eğmeden özgürce, güven içinde yaşamalarına…

Kalın sağlıcakla,

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (1)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Murat Oğuz
(23.02.2026 12:51 - #5106)
Hidayet yazmaya devam kardeşim. Yurt dışı olaylara ilişkin tecrübelerin önemlidir.
eriş Beyefendi teşekkürler, elimizen geldiğince sürdüreceğiz.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.