Merhaba,
Muhakkak hatırlayanlarımız vardır, kökeni 1960'ların Vietnam savaşındaki bir ABD muharip unsuruna dayanan bu " A Takımı" tabiri, 1980'lerdeki bir Holivut TV dizisi ile dünya çapında bir üne kavuşmuştu. Günümüze değin, askeri anlamı dışında spordan siyasete, ekonomiden sanat dünyasına kadar her alanda, her fırsatta bol miktarda tüketilen bu tabirin kendisi bile birgün bu kadar popüler hale geleceğine kesinlikle inanmazdı. Hele ki bizim coğrafyada!
> Özellikle mental sağlığımız bakımından izlemeyi, dinlemeyi ve hatta okumayı bile sınırlı tutmaya çalıştığımız dahili medya kaynaklarımız, sağolsunlar, her konuda hazır ve nazır sayısız uzmanları ile özellikle dış politika konularında bol komplo teori soslu dersleri meyanında bu tabiri kullanmaya pek bir bayılsalar da...
Malum, 1639 tarihli Kasr-ı Şirin antlaşmasınca çizilen ve bugüne değin önemli bir fizikî değişiklik olmadan paylaşmakta olduğumuz 534 km.lik doğu sınırımızın öte tarafındaki kadim komşumuz İran’ın (bir yakıştırmadan ibaret olan Cumhuriyet kelimesi resmî olarak yer alsa da), hali ortada. Geçtiğimiz Haziran’daki 12 günlük füze teatisi şeklindeki savaşı takiben, geçen ay ABD ile sözde nükleer müzakerelerinin yürütüldüğü bir aşamada başlatılan savaşın bu ikinci safhasının ilk haftasını da geride bırakmış durumdayız. İnsani bilanço gittikçe ağırlaşmakta, kurunun yanında her zaman olduğu gibi yaş masumlar da yanmakta maalesef!
Yüzlerce uzman, akademisyen, gazetecinin derin analizlerinin yanı sıra, hasım haber kaynaklarının maalesef insani kayıpları da dahil ettikleri, istatistiklere dayalı bir propaganda savaşı haline dönüşen bu dramın ne zaman sona ereceği üzerine yapılan spekülasyonların da ardı arkası pek tabii ki kesilmiyor. Esasen kesilmesi de şimdilik beklenmiyor.
Sürdürülebilirlik açısından en itibarlı görüşe göre en fazla dört haftalık bir süre öngörüldüğü ve piyasaların da bu senaryoyu satın aldığı anlaşılıyor. Bu bakımdan da tüm dünyanın, uluslararası enerji ve finans piyasalarının gözü de, kulağı da Körfez'de ve Hürmüz Boğazı'nda. Sadece Çin’in petrol ihtiyacının %80’ini İran’dan sağladığı dikkate alınırsa, bu boğazın uzun süre kapalı kalmasının, gemi taşımacılığını, navlun ve sigorta piyasalarını daha da fazla allak bullak edeceği aşikar. Enerji meselesini burada noktalarken, İran ile aramızdaki doğalgaz boru hattı ile ilgili eski bir anı nedeniyle 2000’lere kısa bir ziyarete ne dersiniz?
Devam eden savaş senaryoları ile ilgili, ''yok kara savaşında dahili Kürtler kullanılır mı? (kısmen hayır), yok Azerbaycan müdahil olur mu?(hayır), yok İran parçalanır mı ?( hayır), yok sıradaki İran Türkiye mi? (kesinlikle hayır), yok İran’da rejim değişir mi?( hayır), yok İran’ın nükleer silah kapasitesi olmamalı mı? (Kesinlikle evet), yok İran son çare vekalet savaşı ya da terörle cevap verir mi?(belki) gibi sayısız analiz, öngörü enflasyonu ile hesaplaşmayı uzmanlarına bırakarak buyurun anılara...
2000 yılında Tebriz başkonsolosu olarak göreve başladığımda ilk dikkatimi çeken, şehrin ana arterlerinde halkın üzerinden geçip tatmin olması için yerlere çizilmiş olan ABD ve Israil bayrakları idi. Kimi geceler, şehrin sokaklarını arabayla dolaştığım geç saatlerde, trafik durdurularak renkleri soluklaşmış bu bayrakların hummalı şekilde yeniden boyandığını, keza yüksek binaların dış yan duvarlarında da siyah beyaz, ezik bakışlı, yüzlerce sakallı, ‘Besiç’ suratların resimlerinin yenilendiğini hayretle izlemiştim. Sonraları on binler halinde, bölgedeki tüm yerleşim birimlerindeki binalarda da yer aldığını görerek alıştığımız bu resimlerin Irak savaşında şehit düşen kişilere ait olduğunu öğrenince, rejimin bu ‘şehitlik’ duygusunu canlı tutmak, ölmeye hazır nesiller yetiştirmek için kullandığı bir metod olduğunu anlamıştık. Keza, ABD ve Israil karşıtı küfürler ve sloganlar da sanat eseri grafitiler gibi her duvarı süsleyen olağan bir manzarayı oluştururdu. Günümüzde ABD’nin kabadayı tavırlı başkanının kendisine yakışan konuşmalarında çocuk gibi bu ilkel tepkiyi örnek olarak dile getirmesi de onun seviyesi için uygun bir gösterge bence!
O zamanlar keza, hoparlörle tüm şehre duyurulan Cuma hutbelerinde de şehrin en tepe makamı Cuma İmamı, bu ülkelere ağzına geleni söyler, arada bizle ilişkilerde gerginlik varsa hafiften bize de dokundururdu! İşte böyle bir ortamda, 2002 yılının Ocak ayında bizim hükümet, ABD baskısına rağmen, İran ile bir anlaşma imzalayarak Doğu Beyazıt üzerinden doğal gaz boru hattının açılışını gerçekleştirdi. İran tarafının büyük önem atfettiği Gürbulak'taki törene biz de katılmıştık. O dönemde şehrin ana meydanlarını süsleyen Türkçe-İngilizce basılmış, onlar için batıya açılan komşuluğumuzu ve bizi övücü pankartları, posterleri unutmam mümkün değildir. Konsolosluktan meydanları süslesinler diye resmî makamların talepleri üzerine verdiğimiz onlarca yün Türk bayrağının hiç biri geri verilmediydi! Kim bilir kimlerin evini süsledi? Üstüne üstlük dönemin MGK genel sekreteri Kılınç Paşa’nın İran ve Rusya ilişkileri konusundaki olumlu sözlerinin yansıması da ortamı çok dostane bir seviyeye taşımıştı!
Şimdilerde öldüğünü duyduğum Doğu Azerbaycan eyaletinin Cuma imamı (31 eyalette dini rehberin temsilcisi olarak en üst makam olarak 31 imam vardır) ile bir milli maçta yan yana otururken, mestinin üzerinden YSL marka çorabı dikkatimi çekmiş olan adamın, ‘’Ağaayi serkonsül Galatasaray yahçi timdir!’’ demesini unutamadığım gibi, adamın da benim, (Galatasaraylı dostlar yanlış anlamasın) ‘’Fenerbahçe de yahçidir!’’ cevabım üzerine yanındakilerle beraber kahkahayı patlatmasını da unutamam! Keza Şah İsmail’in memleketi Erdebil eyaletine eşimle beraber yaptığım bir gezide, ittilaatın yola devamımızı engellemesi üzerine genel vali ile yaşadığım spontane gerginlikte adamın, yol iznimiz olduğunu öğrendiğinde ‘’iştibahk olmuştur!’’ deyip özür dilemesi de ilginç bir anı olmuştur. Zira o vali 5-6 sene sonra cumhurbaşkanı olan ve geçen günkü bombardımanda öldürülen Ahmedi Nejad idi! Bilahare Tebriz’de de duyulmuş olan bu olay üzerine dönüşümde bizim valinin, ‘“serkonsül keşke bana zenk vuraydın (telefon) o adam eşeğin tekidir!’’ cümlesinin o dönem sonrasında aramızda kalmış olmasının kendisi açısından hayırlı olduğunu da düşünürüm!
Başlıktaki ‘A Takımı’na dönecek olursak… Ekim ayındaki ‘’Kapalı Rejim ve bir Düğün’’ başlıklı yazımda, hatırlanacağı üzere, Ali Shamkani isimli bir amiralin kızının medyaya yansıtılan batı tarzı düğününden bahsetmiştim. Muhtemel İsrail yanlısı kişilerce servis edilen söz konusu haberde, adı geçen Milli Güvenlik yüksek Konseyi genel sekreteri Shamkani’nin de Hamanei gibi son saldırıda öldürüldüğü ortaya çıkmış. Haberlere göre, geçen Haziran’daki toplam 1190 kayıptan, o dönemde de 'A Takımı’ olarak adlandırılan 20 kişilik askeri üst komuta kademesinin tamamı ve hatta nükleer bilimciler, YZ uzmanları, enerji uzmanları, ortadan kaldırılmıştı. Şimdi de Hamanei’nin kızı, damadı, gelini, torunu ve diğer aile fertleri ile beraber genel kurmay başkanı, devrim muhafızları komutanı gibi bu defa yeni ama tam bir 'A Takımı’ nın top yekün imha edildiği anlaşılıyor. Dolayısı ile, şeriat kaynaklı Şii inanışın Kerbela, yas ve manevi dirence dayalı felsefesine göre neredeyse alfabedeki harf zenginliğine ulaşabilecek bir yapıya sahip bu rejimin böyle ‘takım’ hesapları ile silinmesini pek iyimser bir senaryo olarak görmekteyim.
Her hal ve kârda bu karanlık, kanlı ve ceberut rejimden kurtularak medeni, demokratik, hür bir hayat tarzına kavuşmayı bekleyen İranlı dostlarımın her gün gönderdikleri acı ve sabır dolu sesli mesajlarının bir an önce gerçekleşmesi dileği ile aydınlık günlere...
Anasayfa
Yazarlar
Hidayet ERİŞ - Büyükelçi (E)
Yazı Detayı
Bu yazı 453 kez okundu.
A TAKIMI VEYA B, C..
Merhaba,
Muhakkak hatırlayanlarımız vardır, kökeni 1960'ların Vietnam savaşındaki bir ABD muharip unsuruna dayanan bu " A Takımı" tabiri, 1980'lerdeki bir Holivut TV dizisi ile dünya çapında bir üne kavuşmuştu. Günümüze değin, askeri anlamı dışında spordan siyasete, ekonomiden sanat dünyasına kadar her alanda, her fırsatta bol miktarda tüketilen bu tabirin kendisi bile birgün bu kadar popüler hale geleceğine kesinlikle inanmazdı. Hele ki bizim coğrafyada!
> Özellikle mental sağlığımız bakımından izlemeyi, dinlemeyi ve hatta okumayı bile sınırlı tutmaya çalıştığımız dahili medya kaynaklarımız, sağolsunlar, her konuda hazır ve nazır sayısız uzmanları ile özellikle dış politika konularında bol komplo teori soslu dersleri meyanında bu tabiri kullanmaya pek bir bayılsalar da...
Malum, 1639 tarihli Kasr-ı Şirin antlaşmasınca çizilen ve bugüne değin önemli bir fizikî değişiklik olmadan paylaşmakta olduğumuz 534 km.lik doğu sınırımızın öte tarafındaki kadim komşumuz İran’ın (bir yakıştırmadan ibaret olan Cumhuriyet kelimesi resmî olarak yer alsa da), hali ortada. Geçtiğimiz Haziran’daki 12 günlük füze teatisi şeklindeki savaşı takiben, geçen ay ABD ile sözde nükleer müzakerelerinin yürütüldüğü bir aşamada başlatılan savaşın bu ikinci safhasının ilk haftasını da geride bırakmış durumdayız. İnsani bilanço gittikçe ağırlaşmakta, kurunun yanında her zaman olduğu gibi yaş masumlar da yanmakta maalesef!
Yüzlerce uzman, akademisyen, gazetecinin derin analizlerinin yanı sıra, hasım haber kaynaklarının maalesef insani kayıpları da dahil ettikleri, istatistiklere dayalı bir propaganda savaşı haline dönüşen bu dramın ne zaman sona ereceği üzerine yapılan spekülasyonların da ardı arkası pek tabii ki kesilmiyor. Esasen kesilmesi de şimdilik beklenmiyor.
Sürdürülebilirlik açısından en itibarlı görüşe göre en fazla dört haftalık bir süre öngörüldüğü ve piyasaların da bu senaryoyu satın aldığı anlaşılıyor. Bu bakımdan da tüm dünyanın, uluslararası enerji ve finans piyasalarının gözü de, kulağı da Körfez'de ve Hürmüz Boğazı'nda. Sadece Çin’in petrol ihtiyacının %80’ini İran’dan sağladığı dikkate alınırsa, bu boğazın uzun süre kapalı kalmasının, gemi taşımacılığını, navlun ve sigorta piyasalarını daha da fazla allak bullak edeceği aşikar. Enerji meselesini burada noktalarken, İran ile aramızdaki doğalgaz boru hattı ile ilgili eski bir anı nedeniyle 2000’lere kısa bir ziyarete ne dersiniz?
Devam eden savaş senaryoları ile ilgili, ''yok kara savaşında dahili Kürtler kullanılır mı? (kısmen hayır), yok Azerbaycan müdahil olur mu?(hayır), yok İran parçalanır mı ?( hayır), yok sıradaki İran Türkiye mi? (kesinlikle hayır), yok İran’da rejim değişir mi?( hayır), yok İran’ın nükleer silah kapasitesi olmamalı mı? (Kesinlikle evet), yok İran son çare vekalet savaşı ya da terörle cevap verir mi?(belki) gibi sayısız analiz, öngörü enflasyonu ile hesaplaşmayı uzmanlarına bırakarak buyurun anılara...
2000 yılında Tebriz başkonsolosu olarak göreve başladığımda ilk dikkatimi çeken, şehrin ana arterlerinde halkın üzerinden geçip tatmin olması için yerlere çizilmiş olan ABD ve Israil bayrakları idi. Kimi geceler, şehrin sokaklarını arabayla dolaştığım geç saatlerde, trafik durdurularak renkleri soluklaşmış bu bayrakların hummalı şekilde yeniden boyandığını, keza yüksek binaların dış yan duvarlarında da siyah beyaz, ezik bakışlı, yüzlerce sakallı, ‘Besiç’ suratların resimlerinin yenilendiğini hayretle izlemiştim. Sonraları on binler halinde, bölgedeki tüm yerleşim birimlerindeki binalarda da yer aldığını görerek alıştığımız bu resimlerin Irak savaşında şehit düşen kişilere ait olduğunu öğrenince, rejimin bu ‘şehitlik’ duygusunu canlı tutmak, ölmeye hazır nesiller yetiştirmek için kullandığı bir metod olduğunu anlamıştık. Keza, ABD ve Israil karşıtı küfürler ve sloganlar da sanat eseri grafitiler gibi her duvarı süsleyen olağan bir manzarayı oluştururdu. Günümüzde ABD’nin kabadayı tavırlı başkanının kendisine yakışan konuşmalarında çocuk gibi bu ilkel tepkiyi örnek olarak dile getirmesi de onun seviyesi için uygun bir gösterge bence!
O zamanlar keza, hoparlörle tüm şehre duyurulan Cuma hutbelerinde de şehrin en tepe makamı Cuma İmamı, bu ülkelere ağzına geleni söyler, arada bizle ilişkilerde gerginlik varsa hafiften bize de dokundururdu! İşte böyle bir ortamda, 2002 yılının Ocak ayında bizim hükümet, ABD baskısına rağmen, İran ile bir anlaşma imzalayarak Doğu Beyazıt üzerinden doğal gaz boru hattının açılışını gerçekleştirdi. İran tarafının büyük önem atfettiği Gürbulak'taki törene biz de katılmıştık. O dönemde şehrin ana meydanlarını süsleyen Türkçe-İngilizce basılmış, onlar için batıya açılan komşuluğumuzu ve bizi övücü pankartları, posterleri unutmam mümkün değildir. Konsolosluktan meydanları süslesinler diye resmî makamların talepleri üzerine verdiğimiz onlarca yün Türk bayrağının hiç biri geri verilmediydi! Kim bilir kimlerin evini süsledi? Üstüne üstlük dönemin MGK genel sekreteri Kılınç Paşa’nın İran ve Rusya ilişkileri konusundaki olumlu sözlerinin yansıması da ortamı çok dostane bir seviyeye taşımıştı!
Şimdilerde öldüğünü duyduğum Doğu Azerbaycan eyaletinin Cuma imamı (31 eyalette dini rehberin temsilcisi olarak en üst makam olarak 31 imam vardır) ile bir milli maçta yan yana otururken, mestinin üzerinden YSL marka çorabı dikkatimi çekmiş olan adamın, ‘’Ağaayi serkonsül Galatasaray yahçi timdir!’’ demesini unutamadığım gibi, adamın da benim, (Galatasaraylı dostlar yanlış anlamasın) ‘’Fenerbahçe de yahçidir!’’ cevabım üzerine yanındakilerle beraber kahkahayı patlatmasını da unutamam! Keza Şah İsmail’in memleketi Erdebil eyaletine eşimle beraber yaptığım bir gezide, ittilaatın yola devamımızı engellemesi üzerine genel vali ile yaşadığım spontane gerginlikte adamın, yol iznimiz olduğunu öğrendiğinde ‘’iştibahk olmuştur!’’ deyip özür dilemesi de ilginç bir anı olmuştur. Zira o vali 5-6 sene sonra cumhurbaşkanı olan ve geçen günkü bombardımanda öldürülen Ahmedi Nejad idi! Bilahare Tebriz’de de duyulmuş olan bu olay üzerine dönüşümde bizim valinin, ‘“serkonsül keşke bana zenk vuraydın (telefon) o adam eşeğin tekidir!’’ cümlesinin o dönem sonrasında aramızda kalmış olmasının kendisi açısından hayırlı olduğunu da düşünürüm!
Başlıktaki ‘A Takımı’na dönecek olursak… Ekim ayındaki ‘’Kapalı Rejim ve bir Düğün’’ başlıklı yazımda, hatırlanacağı üzere, Ali Shamkani isimli bir amiralin kızının medyaya yansıtılan batı tarzı düğününden bahsetmiştim. Muhtemel İsrail yanlısı kişilerce servis edilen söz konusu haberde, adı geçen Milli Güvenlik yüksek Konseyi genel sekreteri Shamkani’nin de Hamanei gibi son saldırıda öldürüldüğü ortaya çıkmış. Haberlere göre, geçen Haziran’daki toplam 1190 kayıptan, o dönemde de 'A Takımı’ olarak adlandırılan 20 kişilik askeri üst komuta kademesinin tamamı ve hatta nükleer bilimciler, YZ uzmanları, enerji uzmanları, ortadan kaldırılmıştı. Şimdi de Hamanei’nin kızı, damadı, gelini, torunu ve diğer aile fertleri ile beraber genel kurmay başkanı, devrim muhafızları komutanı gibi bu defa yeni ama tam bir 'A Takımı’ nın top yekün imha edildiği anlaşılıyor. Dolayısı ile, şeriat kaynaklı Şii inanışın Kerbela, yas ve manevi dirence dayalı felsefesine göre neredeyse alfabedeki harf zenginliğine ulaşabilecek bir yapıya sahip bu rejimin böyle ‘takım’ hesapları ile silinmesini pek iyimser bir senaryo olarak görmekteyim.
Her hal ve kârda bu karanlık, kanlı ve ceberut rejimden kurtularak medeni, demokratik, hür bir hayat tarzına kavuşmayı bekleyen İranlı dostlarımın her gün gönderdikleri acı ve sabır dolu sesli mesajlarının bir an önce gerçekleşmesi dileği ile aydınlık günlere...
Ekleme
Tarihi: 06 Mart 2026 -Cuma
A TAKIMI VEYA B, C..
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(2)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
YALÇIN ARISOY
(06.03.2026 22:55 -
#5168)
İNŞALLAH BU REJİMDEN KURTULURLAR...
Kahraman Dere
(07.03.2026 00:05 -
#5169)
Birçok gencin,
İran'da hala Cumhuriyeti tanımamalari Rejimin yandaşı olması sebebi ile uzun bir süreç bu rejim böyle süreceğe benzer.
