Baringo’nun ağzından:
''2001 yılının Eylül’üne geldiğimizde Patron’un Tebriz başkonsolosluğunda bir yılı dolmuştu. Sıcak yaz sezonu boyunca 2 milyonluk kentin kimi mahallelerinde, sosyo-ekonomik duruma göre, kadınların kılık kıyafeti üzerindeki katı kuralları delen görüntülerin oldukça arttığı görülüyordu. Keza günlük yaşamda, sözde ılımlı Hatemi’nin getirdiği söylenen görece rahat bir ortamın varlığından söz etmek dahi mümkündü. Yine de, yasağın uygulanmasında rüşvete dayalı mevsimsel gevşeklikleri dikkate alarak, rejimin irşad polisini takviye veya kontrol amaçlı, kapkara kıyafetli, siyah cipli devriyeleri sokaklara salmaya başladığı, bu ekiplerin de orta doğudan ithal edildiği söylenmekteydi. Benim hayatım ise, çoğunlukla başkonsolosluğun etrafı apartmanlarla çevrili iki dönümlük bahçesinde, ya Patron’un Türkiye’den getirdiği kemik bisküvileri toprağa gömmekle, ya da süs havuzunun etrafında ördeklerle oynamakla geçiyordu. Arada sırada komşu bina duvarından bize bakan acem kedisine de sinir olup havlıyordum. Dışarıya, ancak Patron’un kayışımı takıp Veli Asr denilen lüks çarşı mahallesini ziyaret etmemiz sırasında çıkabiliyordum. Zira, bu rejimin biz köpekleri sevmediği, hatta sokaklarda dolaşmamızı bile yasakladığı biliniyordu...
11 Eylül akşam üstü her zamanki gibi, Patron kançılaryadan yan taraftaki konuta geçmiş ve oturma odasındaki TV’nin karşısındaki koltuğa kendini atmıştı. Daha, kumandanın açma tuşuna basar basmaz karşısına çıkan görüntüler karşısında şok olmuş, büyük bir hayret içinde söylenmeye başlamıştı. ‘’ Baringo, ABD’ye bir çok noktada terör saldırıları yapılmış. Şu görüntülere baksana! New York’taki ikiz kulelerden yükselen dumanlar, kaos ortamı ve dramatik sahneler inanılması imkansız manzaralar. Bunun sonuçları daha da büyük felaketlere yol açacak!’’
Evet bu korkunç olaydan birkaç gün sonra Tebriz’deki İran dışişleri temsilcisi Raşit, bizimkini telefonla ofisine davet etti. Patron’un dediğine göre, bu adam İran’ın daha önce İstanbul’daki başkonsolosuymuş. Ankara’da meşhur Kudüs olayları diye anılan provokatif etkinlikte bunun da parmağı olduğu gerekçesiyle ‘person non grata’ ilan edilip, Türkiye’den gönderilmiş. Rejimin adamı tabii, sakallı, fanatik kafalı biriymiş. Patronun ofise döndüğünde epey tansiyonu yükselmişti. ''Bunlar hasta ruhlu gerçekten. Raşit efendi TV'yi açmış, uçakların o ikiz kulelere çarpma, yangın, insanların atlama sahnelerini biteviye gözüme sokar gibi gösteriyor, bir de ‘'şeytanın, Amrika’nın’’ hak ettiğini bulduğunu söyleyip duruyordu. Artık midem de kalkmış, sabrım da tükenmişti ve adama çıkışarak insanlıktan biraz nasibini almış biri bunları keyif alarak seyretmez ağayii Raşit! Bana müsaade’’ deyip gitmek için ayağa kalktım. Sonunda adam ağız aramak için, ‘’ağaayii serkonsül bizim ilgimiz yok ama şimdi Amrika bize bir misilleme yapabilir. Biz de sizi izliyoruz eğer ki konsülatı tahliye ederseniz anlarız ki biz tam hedefiz!’’…
Merhaba,
Evet bizim emektar Baringo’nun anlatımı ile ‘’Baringo İle Hariciye Sohbetleri’’ kitabımdan bir Tebriz sahnesi ile giriş yaptığım bu tarihi olay hepimizin yakından malumu. Bu bağlamda, günümüz İran’ında yaşanan ve insanların ne yazık ki ağır bir bedel ödemekte olduğu dramatik gelişmeleri, muhtemel bir ABD müdahalesinde, Israil faktörünü de göz ardı etmeden, etnik kökene dayalı eyaletler bazında halk kesimlerinin nasıl tepki göstereceği hususlarını başka bir yazıya bırakarak konuyu burada kapatalım.
Bilindiği gibi, İran’daki 1979 molla devrimi ve hemen arkasından Sovyetlerin Afganistan’ı işgali, 89’da Berlin duvarının yıkılması, 91’de Sovyetler Birliğinin çökme süreci ve sonrasında meydana gelen bu 9/11 olayının dünya düzeni için ciddi bir kırılma noktası oluşturduğu şüphesiz. ABD’nin cumhuriyetçi başkanı oğul Bush ve şahin grubunun, (yardımcısı Cheney, dışişleri bakanı Powell, savunma bakanı Rumsfeld ve danışman Rice) apar topar bir 'yurtseverler yasası’ (patriotic act) çıkarıp, yanlarına İngiltere başbakanı Blair’i de alarak 'haçlı seferi' başlattıkları hatırlanacaktır. Böylelikle 'komünizm ile savaş' yerine, 'terörizmle savaş' konseptine dayanan ABD’nin yeni dış politikası II.Dünya Savaşından bu yana hiç olmadığı kadar değişime uğramış olmaktaydı. Müttefikler dahil tüm ülkelere yönelik slogan da malum, hazırdı. ‘’Dünyanın neresinde olursanız olun karar vereceksiniz, ya bizimlesiniz, ya da teröristlerle!’’ Bunun iç kamuoyu için yumuşatılmış,‘’ABD’yi ileri taşıyoruz! (Moving US forward!)’’ versiyonunun da, günümüzde Trump'un, ‘'ABD’i yeniden büyük yapalım’’ (Make America Great Again-MAGA) söylemine ilham kaynağı olduğunu görmemek mümkün değil! Tabiatı ile, bu süreçte medyanın özellikle milliyetçi basının savaş çığırtkanlığının katkısı da keza muhteşem olmuştu. Gerek Amerikan, gerek İngiliz istihbarat raporlarının, hatta Suudi makamlarının söylediklerinin aksine hedefe konulmuş olan Irak’ın, El Kaide teröristlerini yetiştirdiği, Usame Bin Ladin’e yardım ettiği, Saddam'ın elinde kitle imha silahları olduğu şeklindeki manipülasyon sonucunda ABD kamuoyunda yaratılan algı oranı %82’ lere varmıştı.
Çeyrek asır önceki bu dramatik gelişmenin küresel yansımaları meyanında hiç bir resmî belgeye dayanmasa da, ABD patentli, 'büyük orta doğu projesi’ adı altında ‘ılımlı ya da demokratik İslam’ modeline en yakın örnek gösterilen ülkemizdeki 2002 genel seçim sonuçlarını, KKTC ile ilgili gelişmeleri, ABD'nin Irak savaşındaki tezkere meselesine endeksli yarattığı 'çuval olayı’ nın askeri ve sivil cenahta sebep olduğu travmayı, önemli dahili eşikler olarak hatırda tutmakta fayda var...
Şimdi filmi biraz daha geriye sarıp 1994 ortalarına gelelim. Memlekette yine bir seçime isabet eden o yıl düzenlenen yerel seçimlerin çarpıcı sonuçlarını, yani büyük kentlerde sosyal demokrat partiler ile merkez sağ partilerinin kendi aralarında uzlaşamaması sonucu Refah partisi adaylarının az bir puan farkı ile seçimleri kazanmış olmalarını da keza bir tarafta hatırda tutalım!
Almanya dönüşü bakanlıkta uluslararası ekonomik kuruluşlarla ilgili, ‘UEGY' adlı ekonomik dairede şube müdürü olarak işe başladığım günler. Malum, bizim meslekte, 2-4 yıllık zaman dilimleri içinde ülkeye yapılan dönüşlerde, bazı istisnai kişiler hariç, genellikle merkezde her seferinde değişik bir dairede yeni görevler üstlendiğimiz için ilk başlarda sanki yeni bir işe başlamış gibi bir hissiyat içinde dosyaları öğrenmeye yoğunlaştığımız günlerden bir gün üstlerimizden bir talimat aldık. Sarışın …lakaplı başbakanın, İsviçre’nin kuzey doğusundaki Almanca konuşulan Davos kasabasında 1971’den beri düzenlenmekte olan 'Dünya Ekonomik Forumu’na katılacağı bildirilip, kendisi için bilgi notu ve konuşma metni hazırlamamız isteniyordu. O zamanlar haliyle bilgisayar vb. olmadığından arşivdeki klasörlerin insafı doğrultusunda bir şeyler ortaya çıkarıp ilgililere teslim ettik...
Diğer yandan, Davos deyince malum, medyamızın sayesinde yıllardır hepimizin hafızasına kazınmış, 2009 yılındaki 'Orta doğu ve Gazze' panelinde, o meşhur ‘bir dakka lar!’ çıkışı ile Israilli temsilciye haddini bildirip, 'bir daha buraya gelmem’ diyerek sahneyi terk eden dönemin başbakanın görüntülerini bir yana bırakıp, Isviçre’nin kuzey doğusundaki Almanca konuşulan Davos kasabasına dönecek olursak!
Etkinliğin bu yılki yıldızının Kanada başbakanı Mark Carney olduğu tüm çevrelerce kabul ediliyor. Harvard mezunu, Oxford’dan lisansüstü dereceli, Kanada ve İngiltere merkez başkanlığını yapmış Carney’in 21 Ocak panelinde, Trump’ın adını bir kere dahi anmadan yaptığı konuşma, ABD başkanına bir ders niteliğinde! Kabadayı muhatabının 24 saat sonraki ilkel cevabi konuşması ise, hem Grönland’e askeri müdahale opsiyonu, hem de 1 Şubat’tan itibaren AB ve karşı çıkan ülkelere yönelik ticari tarifeler uygulayacağı yönündeki tehditlerinde bariz geri adım atması bakımından tam bir hezimet.
Carney, aslında herkesin bildiği ancak ifade etmekten korktuğu şeyi söyleyerek, yani II.Dünya Savaşından bu yana geçerli olan sistemin târumar! olduğunun altını çizmekle başladığı konuşmasında, nostalji yapmak yerine istikbali anlatıp yeni stratejiyi de tarif etti. Ciddi medya kuruluşlarına göre, yıllardır ilk defa batılı bir devlet adamının ciddi sonuç getiren bir çıkışı olarak görülen konuşmasında, Carney'in söylediklerini salonda bulunan trilyon dolarlık sermayedarlar önemle not aldılar. Kanada başbakanı, sisteme entegre olacağım derken daha güçlü ortağa teslim olmamanın öneminin altını çizerken, 'orta güç’ diye tarif ettiği başta Kanada, Almanya, Fransa, İngiltere, Avustralya, gibi ülkelerin 'birlik içinde' durarak stratejik otonomi tesisinin önemini hatırlattı. Grönland bağlamında Nato’nun 5. maddesine de atıf yaparak Almanya, İngiltere, Fransa, Norveç, Danimarka, İsveç, Finlandiya ve Hollanda olarak 8 ülkenin dayanışma içinde asker gönderme yönündeki kararlı tutumunu övdü.
Köşeye sıkışan Trump ise, 'Altın Kubbe' füze önleme sistemi, minerallerle ilgili haklar, güvenlik uygulamaları konularında savurduğu tehditleri bilahare ‘kompleks' meseleler diyerek rafa kaldırdı. Her zamanki gibi, yüzü kurtaracak hamlelerden de şimdilik yoksun kaldı.
Carney'in, ''büyük güçler kuralları adeta alış veriş benzeri, yani kar/zarar şeklinde uygularsa müttefikler de çeşitliliğe gider, bir sigorta arayışı içinde kapasite yaratır ve birlik içinde baskıya direnir!’' şeklinde özetlenen görüşü büyük ses getirdi. Konuşmacının, 'orta güçler’ birleştiğinde süper gücü frenler çıkışının, eski düzenin yıkılışı değil, yeni bir şeyin başlangıcı olarak görülmesine yol açtığı yorumcuların ortak görüşü oldu.
İronik şekilde ABD’nin gücünün sınırlarını ifşa eden! Trump’ın tehditleri sayesinde, Avrupa, bireysel değil kollektif ve etkili şekilde birleşmiş bir görüntü sergileyebildi. Hele egemenlik söz konusu olduğunda, bir arada durdukları takdirde dünyanın Asya, Latin Amerika, Afrika gibi diğer bölgelerindeki küçük devletlere bile örnek olarak, hiyerarşiye karşı mütekabiliyet düşüncelerinin oluşmasına dahi kaynak teşkil etmiş olması muhtemel görülmekte. İlerki aşamalarda, Trump'ın sicilindeki 'söylediğinden vazgeçme ve anlaşmalardan çekilme özelliğini' hatırda tutarak, Avrupanın bu etkili duruşunu sürdürmesi haliyle ayrı bir önem taşımakta. Carney’e göre, karşılıklı bağımlılık ve işbirliği anlayışı içinde Avrupa ülkelerinin 'dayanışma network’ leri kurması keza hayati önemi haiz. Kanadalının, gelecekte 'orta güçler’in sahneye çıkması ile, başta Çin ve Rusya’nın yer aldığı, dünyada tahakküm sağlamanın çok daha zor olacağı bir ''çok kutuplu'’ dünyanın varlığına işaret etmesi, dalgalanmalardan hiç hoşlanmayan uluslararası piyasalarca da özlenen bir tercih olabileceği yönündeki yorumları kuvvetlendirdi.
Sonuçta, protestolar nedeniyle İran dışişleri bakanın davetinin iptal edildiği, Netanyahu’nun tutuklanma endişesi ile katılmadığı, AB komisyon başkanı Leyen, Macron, Merz, Sisi, Zelenski, Arjantin başkanı Milei, Endonezya başkanı Subianto ve Çinli başkan yardımcısı Lifeng’in diğer konuşmacılar olduğu 56.Davos forumunun, sadece Kanada başbakanı Mark Carney ile hatırlanacak bir etkinlik olarak tarihteki yerini aldığı tüm yorumcuların ortak görüşü.
Umalım huzurlu, barışçı, adil bir dünya düzeni uzak değildir!
