Hidayet ERİŞ - Büyükelçi (E)
Köşe Yazarı
Hidayet ERİŞ - Büyükelçi (E)
 

ABDÜLHAMİD DÖNEMİNDEN HARİCİYE HATIRALARI

Merhaba, Osmanlı tarihinin 36 padişahı içinde devleti en çok toprak kaybına (iki Türkiye büyüklüğünde) uğratan II.Abdülhamid’in, 32 yıl 8 aylık istibdat dönemi boyunca, tartışmalı da olsa, kimi tarihçilerce ‘Kızıl Sultan’ olarak da anıldığı hepimizin malumu! Yine de bu gerçeği gölgelemek için, bu dönemden bahsederken bir takım mülayim çevreler tarafından eklenen, ‘günahı ile sevabı ile’ cümlesi adeta can simidi gibi sarılınan bir argüman haline gelmiş. Bununla yetinmeyen daha fanatik çevrelerce ise, tüm olumsuzlukların faturasını mutlak hakim olarak kendisine değil de, idaresi altındaki görevlilere kesmek de keza cumhuriyet karşıtı politikaların bir parçası haline dönüşmüş durumda. Günümüzün tekil yönetimli parti devletinde, bu tartışmalı figürün adının çeşitli bahaneler ile tarihe mal olmuş hastanelere, kamusal mekanlara, mahallelere vb.yerlere verilmesinden ve adına övücü anma günleri mesajları yayınlanmasından bir nebze uzaklaşarak, ‘’40 Yıllık Hariciye Hatıraları’’ kitabından Londra’daki Abdülhamit dönemine denk gelen kesitleri aktarmak üzere sözü Esat Cemal Paker’e bırakalım!  Londra’dan sonra Balkan faciası, 1.Harp, Kurtuluş savaşı ve Cumhuriyet Dönemlerinde Brüksel-Berlin-Bükreş-Viyana-Stokholm-Atina-Paris ve Lahey sefaretlerinde (sefir olmadığından joker gibi) maslahatgüzar olarak görev yapmış bu diplomatımızın hayli düşündürücü ve nükteli dünyasına hoş geldiniz...  ‘’Hariciye mesleğine girdiğim II.Sultan Hamid devrinden cumhuriyet rejimine kadar, memleket dışında çeşitli Avrupa devletlerinde resmi vazife ile bulunduğum uzun müddet zarfında, işitip gördüğüm ciddi ve mizahi vakaların aklımda iz bırakanlarını olduğu gibi sayın okuyucularımın gözleri önüne sermeyi tasarladım. Meslek hayatımın başlangıcı maalesef Osmanlı devletinin dağılmaya ve uçuruma doğru süratle yol aldığı gerileme devrine tesadüf etti. Bu yüzden bu eserde kaba taslak çizdiğim ufak tabloların o zamanın verimsiz talihsiz olaylarının bir yansıması olmaları nedeniyle, renklerinin koyuya, karanlığa boyanmış olması pek tabii idi…Atatürk’ün dehası sayesinde hürriyet nimetine kavuşan gençliğin bu sahada yapacağı hizmetlerin inşallah değeri bilinsin ve yolu açık olsun… …. 1896 yılında Mekteb-i Sultani’yi (Galatasaray Lisesi) bitirir bitirmez doğruca tahrirat-ı Hariciye (dışişleri bakanlığı) kaleminde çalışmaya gönderildim….Bir yandan da hukuk mektebine devam ediyordum. Kalemde yazışmalar Fransızca yapılırdı. Müdürümüz Ermeni idi…İki yıl sonra mümeyyizliğe (katip) yükseldim…Altı ay sonra da, Londra sefareti başkatipliğine tayin edildim. Birçoğunun beni çekemediği kıskandığı muhakkaktı. Jurnalcilerin ihanetinden kurtulmak için biran evvel işimin başına gitmek zorundaydım. Kendisine veda için gittiğim sadrazam Ferit paşa bana; ‘’Vakit kaybetme, derhal Orient Ekspres’e binip yola çık!’’ dedi. Sadrazam tavsiyesinde haklı idi. Bunu ertesi günü daha iyi anladım. Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem Bey’in hafiyelere yazdığı şöyle başlayan bir hicviyesi vardır: 'Ey Kırmızı fesler, bakalım sizi kim besler?’… Abdülhamit’in hafiyelerinin kıpkırmızı fesi, alamet-i farika idi. Ertesi günü istasyona giderken köprü üstünde hafiye olduğunu elaleme caka satarak gösteren kırmızı fesli bir zat yanıma sokulup beni tebrik etti ve ingiliz altın serisindeki eksikleri için beşi birlik istedi. Herifi kızdırmamak için müphem bir cümle ile hemen uzaklaşıp istasyondaki trene bindim ve Bulgar hududunu aşıncaya kadar korku içinde yaşadım. Bir jurnal ile geri döndürülme ihtimalim vardı… Hariciye nazırımız Tevfik Paşa idi. Paşa yıllar yılı koltuğundan kalkmamış, dış siyasetin yaşayan bir tarihi idi. Sadece devlet davaları ile meşgul olur, nezaretin ufak tefek idari işlerine ilgi göstermezdi. Onun bu tarzı memurlar arasında dedikodulara yol açmıştı, çünkü devlet davalarından daha önemli rütbe, nişan, para gibi sözde mühim işler vardı ki, sanki koca hariciye bunun için kurulmuştu! Memurların esasında aralarında fikir beyan etmeleri bile kesinlikle yasaktı. Ecnebi devletle olan bir anlaşmazlık hakkında söylenecek bir söz zülf-ü yare dokunabilir, Abdülhamit’in jurnalcileri tarafından kulağına gidip padişahın vehime kapılmasına yol açabilirdi. Bunun cezası çok kere sürgündü! Osmanlı devletinin gerileye gerileye çöküp gitmesine şaşmamak lazımdır, çünkü devlet idaresi böyle bir zihniyetin eline geçmişti... 1901 yılındayız. İngiltere yolunda tabii ki Viyana operasını görmeden geçmek doğru olmayacaktı. Bir gece Viyana’da kaldım…Daha sonra ışıklar şehri Paris’i çiğneyip geçmeye gönlüm razı olmadı ve kaldığım bir gecede hem opera hem de Monmartr’da kabare denilen küçük tiyatrolarını da gördükten sonra bir dansingte sabahladım. Ertesi sabah Calais-Dover vapur yolu ile Londra’ya hareket ettim…(Genç bir diplomatın batı kültürüne, operalara, tiyatrolara merakı dikkat çekmekte!) Ertesi sabah Londra sefaretimizin önünde arabadan indim. Hyde Park civarında mütevazi bir evdi. Sefirimiz de Fenerli bir Rum ailesinden eski Londra sefiri büyük Muzurus paşanın oğlu Etienne Muzurus paşaydı. Paşa beni hemen kabul etti. Meğer beni dört gözle beklermiş. Zira, çok garip, Türkiye’nin Londra sefiri Türkçe bilmiyordu. İlk suali:  -‘’Türkçe bilir, okur yazar mısınız?’’oldu. ‘’Elbette bilirim, ana dilimi bilmez olur muyum?’’  Sefir sevindi ellerini ovuşturdu, tekrar sordu:  -‘’Hangi oteldesiniz?’’  -‘’Hyde Park otelinde!’’ Sefirin kaşları çatıldı. - ‘’Size bu oteli kim tavsiye etti?’’  -‘’Selefim Rumbeyoğlu Fahrettin Bey!’’ Sefir hiddete yerinden fırladı;  -‘’Giderayak bana bu oyunu da oynadı ha!’’ Meğer sefir fevkalede pinti bir adammış. Otel de çok pahalı! Usüle göre sefirler memurların otel paralarını vermek mecburiyetindeymiş.  Muzurus’un cimriliği darb-ı mesel haline gelmiş. Roma’da sefirken İtalya kralının av partisinde hediye verdiği geyiği mahallenin kasabına satmış, açıkgöz kasap da dükkanında etin üzerine, ‘’İtalya kralının Türk sefirine hediye ettiği geyiktir!’’ yaftasını koymuş ve epey dedikoduya neden olmuş!… Sefaret müsteşarı, üstad-ı âzam Abdülhak Hamit Tarhan idi. Hamid, Lahey’de sefir iken kendi isteği ile Londra’ya tayin olmuştu. Sefirin kendisinden iş beklemesi abesti. Hamid’in manzumelerinden kuşkulanan Abdülhamit onu Londra’ya mecburi uzaklaştırmaya göndermişti…(2.ve 3.katipler ile içkici ve borç peşinde koşan Fransız tercümandan sonra kılık, kıyafeti ve hayat tarzı ile günümüzdekilerle kıyaslanmayacak kadar değişik bir sefaret imamına-din hizmetleri müşaviri/ataşe-biraz yer verelim!)  Sefaretin kadrosunu tamamlamak için Recai Efendi’yi unutmamak gerekir. O, sefarethanenin imamıydı. Bu zat Kemahlı, ruhu asil bir adamdı. Sivri bir sakalı vardı, fevkalede şıktı. Londra’nın en büyük terzisi Pool’dan giyinir, başından silindir şapkayı eksik etmez, sefaret imamından ziyade katibi andırırdı. İmam efendinin tavır ve hareketleri Abdülhak Hamit’e uygun olduğundan sıkı fıkı ahbaptılar. Ben de bu iki dosta katıldım ve dostluğu az zamanda çok ilerlettik…Muzurus paşa arada sırada Recai efendiye de takılırdı. Ölümden son derece korktuğu için imamlardan ve papazlardan hiç hoşlanmazdı. Kavas Auguste, sefirin emrettiği gibi her sabah kançılaryaya gelen katiplerin isimlerini seslenerek haber verirdi…Bir sabah kapı aralandı August’un kafası görünüp; ‘’İmam Recai Efendi!’’ … Muzurus, bu ismi duyar duymaz yerinden fırladı, August’un önünde reverans yapıp; ‘’Efendi hazretlerinin geldiklerine pek memnun oldum, sabahları gazete okumaya geliyorlar, kendilerine söyleyiniz akşam gazetelerine de aboneyiz, teşrif buyursunlar!’’ Bunu söylerken öyle komik hali vardı ki ömrüm boyunca unutmayacağım… İngiltere ile münasebetimiz o derece gerginleşmişti ki, Şap Denizi (Kızıldeniz) kıyısında Süveyş kanalının sonunda Akabe denen yerde sınır taşları nedeniyle karşılıklı notalar veriliyordu. O sıralarda Abdülhamit’in çocukça hareketlerinden biri de, ‘Başkatip Tahsin’ imzası ile şifreli telgraflarla Londra’daki Muzurus’a acayip ve garip iradeler tebliğ ettirmesiydi…Bir gün padişahın şifreli emrini alan sefirin etekleri tutuştu. Devlet işlerini bir yana bırakıp başı ve tüyleri beyaz, konuşmaya istidatlı bir papağan aramaya koyuldu…Mamafih bu şifre ne ilk ne de sonuncu oldu. Bunun gibi, bir köpek veya güvercin alınması hakkında sık sık şifreler gelirdi!… O zamanlar Avrupa’da İngiltere-Almanya düşmanlığı hakkında söz ve bilgi ayağa düşmüştü…Fransa ile İngiltere arasında bir ‘Entente Cordiale’ (dostluk anlaşması) imzalandı. Fransa cumhurbaşkanı Fallieres Londra’ya geldi. Buckingham Sarayı’ndaki davette ben de bulundum. O devirde ABD, ‘Monroe Doktrini’ nin gereğini yapıyor, Avrupa siyasetine karışmama prensibini güdüyordu. Avrupa devletleri de kuvvet eşitliğine dayalı 2 gruba ayrılmıştı. Biri Almanya-Avusturya-İtalya üçlü ittifakı, diğeri de Rusya-Fransa itilaf devletleri idi. İngiltere ise o zamana kadar tarafsız hakem pozisyonu izlemekle beraber Fransa ile dostluk anlaşması yapmak lüzumunu duyarak gereğini yaptı… Covent Garden Londra’nın opera tiyatrosudur…Opera temsilleri adeta güzel kadınların ve elmasların resim geçit töreni gibidir…Londra’nın en asil kibar muhitlerine mensup kadınlar, dekolte elbiselerle operaya gelirler, salon dünyanın hiç bir yerinde görülmemiş bir zariflik ve zenginlik havası içinde pırıl pırıl yanardı. Beni buraya İmam Recai Efendi götürdü. Benimle beraber leydi Bartelet ve kızlarını da davet etmişti. Operadan sonra Savoy otelde yemek yedik!…Bartelet Türk dostu bir mebustu, ölmüş, karısı dul kalmıştı. Oğlu 2.dünya harbinde Daily Telegraph’da muhabirlik yapmıştı! Bir sabah sefarethaneye geldiğimde bir fevkaladelik  gördüm. Meğer sefir düşmüş diz kemiğini kırmıştı. Paşanın geçirdiği kaza saraya bildirildiğinden Abdülhamit bir telgrafla hatırını sormuştu. Paşa beni çağırttı;  -‘’Atabei şâhâneye arz olunmak üzere bir teşekkür telgrafı yazınız!’’ Dedi. Müsveddeyi yazıp kendisine okudum, ‘’olmadı, başka bir tane yazın!’’…Nesini beğenmediğini anlamak istedim; -‘’Okuduğunuz müsveddeyi ben anladım, daha çok Arapça, Farsça kelimeler kullanın!’' Arzusunu yerine getirdim. Tek kelimesini anlamadığı telgrafı beğendi… (Bu arada kırılan dizi nedeniyle ikinci bir ameliyat geçiren sefir Muzurus Paşa ölür ve yerine kimin tayin edileceği meselesi İngiltere ile tartışma konusu olur. İngiltere, Londra’ya müslüman bir sefir tayinine itiraz etmeyeceğini, aksine memnun olacağını bildirir. Roma sefirini göndermek isteyen Abdülhamit’in isteği kral VII. Edvard tarafından yapılan baskı ile değiştirilerek Atina’dan Rıfat Bey vezirlik rütbesi verilerek tayin edilir ve böylece İngiltere’ye Rum sefir göndermek geleneği de sona ermiş olur!) Tam o sıralarda İstanbul’dan büyük bir müjde geldi. Meşrutiyet ilan edilmişti. Türkiye’de doğan hürriyet güneşi ta Londra’ya kadar aksediyordu. Gazetelerin aleyhimizdeki yayınları tamamen lehimize döndü. O tarihte Talat Paşa’nın reisliğinde meclisi mebusan heyeti Londra’yı resmen ziyaret etti. Heyette Cavit Bey, Karasu Efendi ve Babanzade İsmail Hakkı Bey vardı. İngilizler büyük misafirperverlik gösterdiler… O gün heyet, öğle yemeğini sefarethanede yemiş öğleden sonra Londra’daki Türk kolonisinin ziyaretini kabul etmişti. Senelerden beri sefarethanenin eşiğinden ayak atmamış olan Ermeniler ilk defa heyete arz-ı tazimata geliyorlardı. Bu Londra’da adeta hadise oldu ve Türklerle Ermeniler arasında yeni bir döneme girildiğinin müjdecisi sayıldı. Hatırımda kaldığı kadar Talat Paşa aşağı yukarı şöyle demişti; -‘’Ben Türkiye’yi büyük bir çiçek bahçesine benzetirim. Türkiye’de İslam olmayan vatandaşlarımız da bu bahçenin çeşitli çiçekleri arasındadır. Bu çiçeklerin beraberliğinden doğan buketin güzelliğine doyum olmaz!’' Ermeniler, Talat Paşa’nın bu sözlerini şiddetle alkışladılar… Meşrutiyet ilan edildikten hemen sonra İstanbul’da bir jurnalcilik meselesi çıktı. Abdülhamit’e kimlerin jurnal verdiği araştırılıyor, Yıldız Sarayı’nda bulunan sandık dolusu jurnaller inceleniyordu. Gazetelerde de jurnal ve jurnalcilerle şiddetli mücadele başlamıştı. Bu hususa çok titiz davranılıyordu… Meşrutiyet ilanından sonra devlet bütçesi çok darlığa düşmüştü, hazinede metelik yoktu! Borçlanmak zorunda kaldılar. Fakat Osmanlı Bankası kapitülasyonlardan kalma gelenekle çok ağır şartlar ileri sürüyordu. Birgün hariciyeden bir şifre aldık. İngiltere mali çevrelerinden borç para bulmanın kabil olup olmadığı soruluyordu.  Sefir Tevfik Paşa beni banker Rothchild’e gönderdi. Gittim görüştüm, ünlü banker bana; -‘’Böyle bir işe girerseniz krediniz sıfıra iner. Bundan vazgeçip Osmanlı Bankası ile anlaşınız, ben yardımcı olurum.’’... Şunu ilave edeyim ki, hazineyi meteliksiz bırakan idare Meşrutiyet değildir. Meşrutiyetten evvel esasen hazinede para kalmamıştı. Abdülhamit memurların aylıklarını veremez olmuştu. Bizim de üç aylık alacağımız vardı. Bir gün Abdülhak Hamit’in teşvikiyle Yıldız’a padişaha telgraf çekip verilmeyen aylıklarımızı istedik ve telgrafın altına sefir hariç şu imzayı koyduk. -Sefareti seniye kulları- Birkaç gün sonra başkatip Hasan Paşa! Aylıklarımızın ödenmesi için rüsumata emir verildiğini telgrafla bildirdi.’’… O arada Kral Edvard öldü. Kralını fevkalade seven İngiltere o gün tepeden tırnağa siyaha büründü…Törene Türkiye’yi temsilen veliaht Yusuf İzeddin Efendi katıldı… Bu zat, o gün başımıza bir dert daha açtı. Yusuf Efendi ‘frak’ getirmemişti. Londra’nın meşhur terzisi Pool’a hemen bir frak ısmarladık, akşama kadar yetiştirdi. Akşam yemeğinde büyük bir kavanoz içinde taze Rus havyarı ikram edildi. Yusuf İzzeddin efendi Sultan Aziz gibi hayli obur olduğundan, kaşığını kavanozun dibine kadar daldırarak havyarın yarısını tabağına boşalttı. Bu doğrusu biraz canımızı sıktı. Fakat iş bununla da kalmadı, veliahtın midesi bozulmamış olacak ki, Londra’da bulunduğu müddetçe yemediği nane kalmadı!’' Esat Cemal Bey’in, yer darlığı nedeniyle oldukça kısaltarak naklettiğim Londra hatıraları burada bitiyor. Londra'dan yakın dostu Abdülhak Hamit Tarhan’ın sefir olduğu Brüksel’e müsteşar olarak tayin olan Esat Cemal Bey, Balkan ve Cihan harbi ile kurtuluş savaşı dönemlerini yukarda saydığım sefaretlerde, o sıralarda çoğunlukla sefir postu bulunmayan misyonlarda geçici maslahatgüzar olarak geçirip 40 yıllık hariciye hatıralarını Hollanda ile noktalar.  Anılar arasında, Avrupa başkentlerindeki dönemin mülti-etnik yapılı Osmanlı misyonlarındaki batı ile uyumlu hayat tarzının, giyim kuşamın, yemek ve içki kültürünün, Yıldız sarayının jurnalciliğe dayalı kriterleri bakımından bir aykırılık oluşturmadığı, gayri müslimler dahil tüm personelin de bu yönden bir endişe duymadığı rahatlıkla görülmektedir. Vehimler içindeki bu müstebit yönetim için esas tehdidin, dini referanslardan değil, muhalif ve liberal zihniyetlerden kaynaklanmış olduğu gerçeği bir kez daha ortaya çıkmış olmaktadır.  Haftaya görüşmek üzere hoşçakalın!  
Ekleme Tarihi: 14 Şubat 2026 -Cumartesi

ABDÜLHAMİD DÖNEMİNDEN HARİCİYE HATIRALARI

Merhaba,

Osmanlı tarihinin 36 padişahı içinde devleti en çok toprak kaybına (iki Türkiye büyüklüğünde) uğratan II.Abdülhamid’in, 32 yıl 8 aylık istibdat dönemi boyunca, tartışmalı da olsa, kimi tarihçilerce ‘Kızıl Sultan’ olarak da anıldığı hepimizin malumu! Yine de bu gerçeği gölgelemek için, bu dönemden bahsederken bir takım mülayim çevreler tarafından eklenen, ‘günahı ile sevabı ile’ cümlesi adeta can simidi gibi sarılınan bir argüman haline gelmiş. Bununla yetinmeyen daha fanatik çevrelerce ise, tüm olumsuzlukların faturasını mutlak hakim olarak kendisine değil de, idaresi altındaki görevlilere kesmek de keza cumhuriyet karşıtı politikaların bir parçası haline dönüşmüş durumda. Günümüzün tekil yönetimli parti devletinde, bu tartışmalı figürün adının çeşitli bahaneler ile tarihe mal olmuş hastanelere, kamusal mekanlara, mahallelere vb.yerlere verilmesinden ve adına övücü anma günleri mesajları yayınlanmasından bir nebze uzaklaşarak, ‘’40 Yıllık Hariciye Hatıraları’’ kitabından Londra’daki Abdülhamit dönemine denk gelen kesitleri aktarmak üzere sözü Esat Cemal Paker’e bırakalım! 

Londra’dan sonra Balkan faciası, 1.Harp, Kurtuluş savaşı ve Cumhuriyet Dönemlerinde Brüksel-Berlin-Bükreş-Viyana-Stokholm-Atina-Paris ve Lahey sefaretlerinde (sefir olmadığından joker gibi) maslahatgüzar olarak görev yapmış bu diplomatımızın hayli düşündürücü ve nükteli dünyasına hoş geldiniz... 

‘’Hariciye mesleğine girdiğim II.Sultan Hamid devrinden cumhuriyet rejimine kadar, memleket dışında çeşitli Avrupa devletlerinde resmi vazife ile bulunduğum uzun müddet zarfında, işitip gördüğüm ciddi ve mizahi vakaların aklımda iz bırakanlarını olduğu gibi sayın okuyucularımın gözleri önüne sermeyi tasarladım. Meslek hayatımın başlangıcı maalesef Osmanlı devletinin dağılmaya ve uçuruma doğru süratle yol aldığı gerileme devrine tesadüf etti. Bu yüzden bu eserde kaba taslak çizdiğim ufak tabloların o zamanın verimsiz talihsiz olaylarının bir yansıması olmaları nedeniyle, renklerinin koyuya, karanlığa boyanmış olması pek tabii idi…Atatürk’ün dehası sayesinde hürriyet nimetine kavuşan gençliğin bu sahada yapacağı hizmetlerin inşallah değeri bilinsin ve yolu açık olsun…

….

1896 yılında Mekteb-i Sultani’yi (Galatasaray Lisesi) bitirir bitirmez doğruca tahrirat-ı Hariciye (dışişleri bakanlığı) kaleminde çalışmaya gönderildim….Bir yandan da hukuk mektebine devam ediyordum. Kalemde yazışmalar Fransızca yapılırdı. Müdürümüz Ermeni idi…İki yıl sonra mümeyyizliğe (katip) yükseldim…Altı ay sonra da, Londra sefareti başkatipliğine tayin edildim. Birçoğunun beni çekemediği kıskandığı muhakkaktı. Jurnalcilerin ihanetinden kurtulmak için biran evvel işimin başına gitmek zorundaydım. Kendisine veda için gittiğim sadrazam Ferit paşa bana; ‘’Vakit kaybetme, derhal Orient Ekspres’e binip yola çık!’’ dedi. Sadrazam tavsiyesinde haklı idi. Bunu ertesi günü daha iyi anladım. Namık Kemal’in oğlu Ali Ekrem Bey’in hafiyelere yazdığı şöyle başlayan bir hicviyesi vardır: 'Ey Kırmızı fesler, bakalım sizi kim besler?’…

Abdülhamit’in hafiyelerinin kıpkırmızı fesi, alamet-i farika idi. Ertesi günü istasyona giderken köprü üstünde hafiye olduğunu elaleme caka satarak gösteren kırmızı fesli bir zat yanıma sokulup beni tebrik etti ve ingiliz altın serisindeki eksikleri için beşi birlik istedi. Herifi kızdırmamak için müphem bir cümle ile hemen uzaklaşıp istasyondaki trene bindim ve Bulgar hududunu aşıncaya kadar korku içinde yaşadım. Bir jurnal ile geri döndürülme ihtimalim vardı…

Hariciye nazırımız Tevfik Paşa idi. Paşa yıllar yılı koltuğundan kalkmamış, dış siyasetin yaşayan bir tarihi idi. Sadece devlet davaları ile meşgul olur, nezaretin ufak tefek idari işlerine ilgi göstermezdi. Onun bu tarzı memurlar arasında dedikodulara yol açmıştı, çünkü devlet davalarından daha önemli rütbe, nişan, para gibi sözde mühim işler vardı ki, sanki koca hariciye bunun için kurulmuştu! Memurların esasında aralarında fikir beyan etmeleri bile kesinlikle yasaktı. Ecnebi devletle olan bir anlaşmazlık hakkında söylenecek bir söz zülf-ü yare dokunabilir, Abdülhamit’in jurnalcileri tarafından kulağına gidip padişahın vehime kapılmasına yol açabilirdi. Bunun cezası çok kere sürgündü! Osmanlı devletinin gerileye gerileye çöküp gitmesine şaşmamak lazımdır, çünkü devlet idaresi böyle bir zihniyetin eline geçmişti...

1901 yılındayız. İngiltere yolunda tabii ki Viyana operasını görmeden geçmek doğru olmayacaktı. Bir gece Viyana’da kaldım…Daha sonra ışıklar şehri Paris’i çiğneyip geçmeye gönlüm razı olmadı ve kaldığım bir gecede hem opera hem de Monmartr’da kabare denilen küçük tiyatrolarını da gördükten sonra bir dansingte sabahladım. Ertesi sabah Calais-Dover vapur yolu ile Londra’ya hareket ettim…(Genç bir diplomatın batı kültürüne, operalara, tiyatrolara merakı dikkat çekmekte!)

Ertesi sabah Londra sefaretimizin önünde arabadan indim. Hyde Park civarında mütevazi bir evdi. Sefirimiz de Fenerli bir Rum ailesinden eski Londra sefiri büyük Muzurus paşanın oğlu Etienne Muzurus paşaydı.

Paşa beni hemen kabul etti. Meğer beni dört gözle beklermiş. Zira, çok garip, Türkiye’nin Londra sefiri Türkçe bilmiyordu. İlk suali: 

-‘’Türkçe bilir, okur yazar mısınız?’’oldu. ‘’Elbette bilirim, ana dilimi bilmez olur muyum?’’ 

Sefir sevindi ellerini ovuşturdu, tekrar sordu: 

-‘’Hangi oteldesiniz?’’ 

-‘’Hyde Park otelinde!’’ Sefirin kaşları çatıldı.

- ‘’Size bu oteli kim tavsiye etti?’’ 

-‘’Selefim Rumbeyoğlu Fahrettin Bey!’’ Sefir hiddete yerinden fırladı; 

-‘’Giderayak bana bu oyunu da oynadı ha!’’ Meğer sefir fevkalede pinti bir adammış. Otel de çok pahalı! Usüle göre sefirler memurların otel paralarını vermek mecburiyetindeymiş. 

Muzurus’un cimriliği darb-ı mesel haline gelmiş. Roma’da sefirken İtalya kralının av partisinde hediye verdiği geyiği mahallenin kasabına satmış, açıkgöz kasap da dükkanında etin üzerine, ‘’İtalya kralının Türk sefirine hediye ettiği geyiktir!’’ yaftasını koymuş ve epey dedikoduya neden olmuş!…

Sefaret müsteşarı, üstad-ı âzam Abdülhak Hamit Tarhan idi. Hamid, Lahey’de sefir iken kendi isteği ile Londra’ya tayin olmuştu. Sefirin kendisinden iş beklemesi abesti. Hamid’in manzumelerinden kuşkulanan Abdülhamit onu Londra’ya mecburi uzaklaştırmaya göndermişti…(2.ve 3.katipler ile içkici ve borç peşinde koşan Fransız tercümandan sonra kılık, kıyafeti ve hayat tarzı ile günümüzdekilerle kıyaslanmayacak kadar değişik bir sefaret imamına-din hizmetleri müşaviri/ataşe-biraz yer verelim!) 

Sefaretin kadrosunu tamamlamak için Recai Efendi’yi unutmamak gerekir. O, sefarethanenin imamıydı. Bu zat Kemahlı, ruhu asil bir adamdı. Sivri bir sakalı vardı, fevkalede şıktı. Londra’nın en büyük terzisi Pool’dan giyinir, başından silindir şapkayı eksik etmez, sefaret imamından ziyade katibi andırırdı. İmam efendinin tavır ve hareketleri Abdülhak Hamit’e uygun olduğundan sıkı fıkı ahbaptılar. Ben de bu iki dosta katıldım ve dostluğu az zamanda çok ilerlettik…Muzurus paşa arada sırada Recai efendiye de takılırdı. Ölümden son derece korktuğu için imamlardan ve papazlardan hiç hoşlanmazdı. Kavas Auguste, sefirin emrettiği gibi her sabah kançılaryaya gelen katiplerin isimlerini seslenerek haber verirdi…Bir sabah kapı aralandı August’un kafası görünüp; ‘’İmam Recai Efendi!’’ …

Muzurus, bu ismi duyar duymaz yerinden fırladı, August’un önünde reverans yapıp; ‘’Efendi hazretlerinin geldiklerine pek memnun oldum, sabahları gazete okumaya geliyorlar, kendilerine söyleyiniz akşam gazetelerine de aboneyiz, teşrif buyursunlar!’’ Bunu söylerken öyle komik hali vardı ki ömrüm boyunca unutmayacağım…

İngiltere ile münasebetimiz o derece gerginleşmişti ki, Şap Denizi (Kızıldeniz) kıyısında Süveyş kanalının sonunda Akabe denen yerde sınır taşları nedeniyle karşılıklı notalar veriliyordu. O sıralarda Abdülhamit’in çocukça hareketlerinden biri de, ‘Başkatip Tahsin’ imzası ile şifreli telgraflarla Londra’daki Muzurus’a acayip ve garip iradeler tebliğ ettirmesiydi…Bir gün padişahın şifreli emrini alan sefirin etekleri tutuştu. Devlet işlerini bir yana bırakıp başı ve tüyleri beyaz, konuşmaya istidatlı bir papağan aramaya koyuldu…Mamafih bu şifre ne ilk ne de sonuncu oldu. Bunun gibi, bir köpek veya güvercin alınması hakkında sık sık şifreler gelirdi!…

O zamanlar Avrupa’da İngiltere-Almanya düşmanlığı hakkında söz ve bilgi ayağa düşmüştü…Fransa ile İngiltere arasında bir ‘Entente Cordiale’ (dostluk anlaşması) imzalandı. Fransa cumhurbaşkanı Fallieres Londra’ya geldi. Buckingham Sarayı’ndaki davette ben de bulundum. O devirde ABD, ‘Monroe Doktrini’ nin gereğini yapıyor, Avrupa siyasetine karışmama prensibini güdüyordu. Avrupa devletleri de kuvvet eşitliğine dayalı 2 gruba ayrılmıştı. Biri Almanya-Avusturya-İtalya üçlü ittifakı, diğeri de Rusya-Fransa itilaf devletleri idi. İngiltere ise o zamana kadar tarafsız hakem pozisyonu izlemekle beraber Fransa ile dostluk anlaşması yapmak lüzumunu duyarak gereğini yaptı…

Covent Garden Londra’nın opera tiyatrosudur…Opera temsilleri adeta güzel kadınların ve elmasların resim geçit töreni gibidir…Londra’nın en asil kibar muhitlerine mensup kadınlar, dekolte elbiselerle operaya gelirler, salon dünyanın hiç bir yerinde görülmemiş bir zariflik ve zenginlik havası içinde pırıl pırıl yanardı. Beni buraya İmam Recai Efendi götürdü. Benimle beraber leydi Bartelet ve kızlarını da davet etmişti. Operadan sonra Savoy otelde yemek yedik!…Bartelet Türk dostu bir mebustu, ölmüş, karısı dul kalmıştı. Oğlu 2.dünya harbinde Daily Telegraph’da muhabirlik yapmıştı!

Bir sabah sefarethaneye geldiğimde bir fevkaladelik  gördüm. Meğer sefir düşmüş diz kemiğini kırmıştı. Paşanın geçirdiği kaza saraya bildirildiğinden Abdülhamit bir telgrafla hatırını sormuştu. Paşa beni çağırttı; 

-‘’Atabei şâhâneye arz olunmak üzere bir teşekkür telgrafı yazınız!’’ Dedi. Müsveddeyi yazıp kendisine okudum, ‘’olmadı, başka bir tane yazın!’’…Nesini beğenmediğini anlamak istedim;

-‘’Okuduğunuz müsveddeyi ben anladım, daha çok Arapça, Farsça kelimeler kullanın!’'

Arzusunu yerine getirdim. Tek kelimesini anlamadığı telgrafı beğendi…

(Bu arada kırılan dizi nedeniyle ikinci bir ameliyat geçiren sefir Muzurus Paşa ölür ve yerine kimin tayin edileceği meselesi İngiltere ile tartışma konusu olur. İngiltere, Londra’ya müslüman bir sefir tayinine itiraz etmeyeceğini, aksine memnun olacağını bildirir. Roma sefirini göndermek isteyen Abdülhamit’in isteği kral VII. Edvard tarafından yapılan baskı ile değiştirilerek Atina’dan Rıfat Bey vezirlik rütbesi verilerek tayin edilir ve böylece İngiltere’ye Rum sefir göndermek geleneği de sona ermiş olur!)

Tam o sıralarda İstanbul’dan büyük bir müjde geldi. Meşrutiyet ilan edilmişti. Türkiye’de doğan hürriyet güneşi ta Londra’ya kadar aksediyordu. Gazetelerin aleyhimizdeki yayınları tamamen lehimize döndü. O tarihte Talat Paşa’nın reisliğinde meclisi mebusan heyeti Londra’yı resmen ziyaret etti. Heyette Cavit Bey, Karasu Efendi ve Babanzade İsmail Hakkı Bey vardı. İngilizler büyük misafirperverlik gösterdiler… O gün heyet, öğle yemeğini sefarethanede yemiş öğleden sonra Londra’daki Türk kolonisinin ziyaretini kabul etmişti. Senelerden beri sefarethanenin eşiğinden ayak atmamış olan Ermeniler ilk defa heyete arz-ı tazimata geliyorlardı. Bu Londra’da adeta hadise oldu ve Türklerle Ermeniler arasında yeni bir döneme girildiğinin müjdecisi sayıldı. Hatırımda kaldığı kadar Talat Paşa aşağı yukarı şöyle demişti;

-‘’Ben Türkiye’yi büyük bir çiçek bahçesine benzetirim. Türkiye’de İslam olmayan vatandaşlarımız da bu bahçenin çeşitli çiçekleri arasındadır. Bu çiçeklerin beraberliğinden doğan buketin güzelliğine doyum olmaz!’'

Ermeniler, Talat Paşa’nın bu sözlerini şiddetle alkışladılar…

Meşrutiyet ilan edildikten hemen sonra İstanbul’da bir jurnalcilik meselesi çıktı. Abdülhamit’e kimlerin jurnal verdiği araştırılıyor, Yıldız Sarayı’nda bulunan sandık dolusu jurnaller inceleniyordu. Gazetelerde de jurnal ve jurnalcilerle şiddetli mücadele başlamıştı. Bu hususa çok titiz davranılıyordu…

Meşrutiyet ilanından sonra devlet bütçesi çok darlığa düşmüştü, hazinede metelik yoktu! Borçlanmak zorunda kaldılar. Fakat Osmanlı Bankası kapitülasyonlardan kalma gelenekle çok ağır şartlar ileri sürüyordu. Birgün hariciyeden bir şifre aldık. İngiltere mali çevrelerinden borç para bulmanın kabil olup olmadığı soruluyordu. 

Sefir Tevfik Paşa beni banker Rothchild’e gönderdi. Gittim görüştüm, ünlü banker bana;

-‘’Böyle bir işe girerseniz krediniz sıfıra iner. Bundan vazgeçip Osmanlı Bankası ile anlaşınız, ben yardımcı olurum.’’...

Şunu ilave edeyim ki, hazineyi meteliksiz bırakan idare Meşrutiyet değildir. Meşrutiyetten evvel esasen hazinede para kalmamıştı. Abdülhamit memurların aylıklarını veremez olmuştu. Bizim de üç aylık alacağımız vardı. Bir gün Abdülhak Hamit’in teşvikiyle Yıldız’a padişaha telgraf çekip verilmeyen aylıklarımızı istedik ve telgrafın altına sefir hariç şu imzayı koyduk. -Sefareti seniye kulları- Birkaç gün sonra başkatip Hasan Paşa! Aylıklarımızın ödenmesi için rüsumata emir verildiğini telgrafla bildirdi.’’…

O arada Kral Edvard öldü. Kralını fevkalade seven İngiltere o gün tepeden tırnağa siyaha büründü…Törene Türkiye’yi temsilen veliaht Yusuf İzeddin Efendi katıldı… Bu zat, o gün başımıza bir dert daha açtı. Yusuf Efendi ‘frak’ getirmemişti. Londra’nın meşhur terzisi Pool’a hemen bir frak ısmarladık, akşama kadar yetiştirdi. Akşam yemeğinde büyük bir kavanoz içinde taze Rus havyarı ikram edildi. Yusuf İzzeddin efendi Sultan Aziz gibi hayli obur olduğundan, kaşığını kavanozun dibine kadar daldırarak havyarın yarısını tabağına boşalttı. Bu doğrusu biraz canımızı sıktı. Fakat iş bununla da kalmadı, veliahtın midesi bozulmamış olacak ki, Londra’da bulunduğu müddetçe yemediği nane kalmadı!’'

Esat Cemal Bey’in, yer darlığı nedeniyle oldukça kısaltarak naklettiğim Londra hatıraları burada bitiyor. Londra'dan yakın dostu Abdülhak Hamit Tarhan’ın sefir olduğu Brüksel’e müsteşar olarak tayin olan Esat Cemal Bey, Balkan ve Cihan harbi ile kurtuluş savaşı dönemlerini yukarda saydığım sefaretlerde, o sıralarda çoğunlukla sefir postu bulunmayan misyonlarda geçici maslahatgüzar olarak geçirip 40 yıllık hariciye hatıralarını Hollanda ile noktalar. 

Anılar arasında, Avrupa başkentlerindeki dönemin mülti-etnik yapılı Osmanlı misyonlarındaki batı ile uyumlu hayat tarzının, giyim kuşamın, yemek ve içki kültürünün, Yıldız sarayının jurnalciliğe dayalı kriterleri bakımından bir aykırılık oluşturmadığı, gayri müslimler dahil tüm personelin de bu yönden bir endişe duymadığı rahatlıkla görülmektedir. Vehimler içindeki bu müstebit yönetim için esas tehdidin, dini referanslardan değil, muhalif ve liberal zihniyetlerden kaynaklanmış olduğu gerçeği bir kez daha ortaya çıkmış olmaktadır. 

Haftaya görüşmek üzere hoşçakalın!

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.