Merhaba,
Malumunuzdur, 573 yıldan beri her sene 29 Mayıs’ta ‘leventlerin kadırgaları karadan yürütmeleri!’ dahil, çeşitli tarihi sahneler eşliğinde İstanbul'umuzun fethini milletçe canlandırıp dururuz. Ne ki, bu fetih konusu açıldığında da, 90’lardan kalma gülümsetici bir anekdotun her yıl hafızamda renklenip gözümün önüne tekrar tekrar gelmesine de pek mani olamam…
Almanya’daki Karlsruhe başkonsolosluğumuzda görevliyken, tesadüfen Istanbul’un fethi ile aynı tarihe denk gelecek şekilde şehrin sarayında bir festival tertiplemiş ve askeriyemizin mehteran takımını da davet etmiştik. Havaalanında yüz küsur kişilik bir ekip beklerken askeri uçaktan çıka çıka yarı mevcuttaki bir grubu görünce hayretimizi fark eden komutanın, saatine bakarak, ‘’konsolosum şu anda İstanbul’da bıraktığımız bölüğün yarısı Topkapı surlarına saldırıyor!’’ cümlesi hepimizi kahkahalara boğmuştu!
Ayrı bir yazı konusu olabilecek fetih meselesi bir yana, bu kadim kentin önemli ilçelerinden biri olan Kadıköy’ün antik çağdaki ‘’Kalkedon’’ olan adının, Herodot’un bir deyişine atıfla, yörenin güzelliklerini fark edemeyen dönemin insanlarının, ancak kör olmaları iddiası ile, ‘’körlerin yerleşim yeri’’ manasından geldiği, fetih sonrasında ise Kalkedonya’nın yönetiminin II.Mehmed tarafından İstanbul Kadısı Hızır Çelebi Bey’e verildiği için yerleşim yerinin ''Kadı Köyü’’ adını aldığı rivayet edilir.
Şimdi bir Kadıköylü olarak, bu ‘Kadı’ kelimesi üzerine derlenmiş bir takım ‘’atasözleri’' ile hafızamızı beslediğimizde;
-'O kadar kusur Kadı kızında da bulunur’ dan başlayıp,
-'Kadı, anlatışa (anlatana) göre fetva verir’e,
-'Davacın Kadı olursa, yardımcın Allah olsun’a,
-'Zalim Kadı’dan insaflı subaşı (asker başı) yeğdir’e ve de,
-‘Mahkeme Kadıya mülk olmaz!’ gibi, önümüze çıkan daha ciddi bir örneğe kadar, hemen hepsinde ‘adalet' anlayışının ne denli hassas bir teraziye ihtiyaç duyduğu sonucu ile karşılaşırız.
Kadı deyince, hakimin yerini ‘kadı'nın aldığı İran’da görevli olduğumuz sırada, sık sık Tebriz başkonsolosluğumuza gelerek, trafik kazasında bir İranlının ölümüne sebebiyet vermekten hükümlü TIR şoförü oğlunu hapishanede ziyaret için yardımımızı isteyen yaşlı bir vatandaşımız aklıma gelir nedense! İslam hukukunda geçerli olan ‘Diyeh' (kan parası) gereği, ilgili ‘kadı'nın, şoför oğlunun şerbet bırakılması için bir kaç bin ABD Doları karşılığı bedeli, ölenin varislerine ödeme hükmü koymasına karşın, sürekli maddi sıkıntı içinde olduğunu söyleyen yaşlı adama her seferinde gerekli izinleri almanın yanı sıra aramızda para dahi toplayarak en azından Tebriz’deki geçici ikametini sağlardık. Tabiatı ile bir yandan da, oğlunun zindanda çürüyüp gitmemesi için borç harç bu parayı temin etmesi gerektiğini tembih ettiğimiz yaşlı adamın, diğer yandan, Türkiye’deki makamlardan mali durumunun tesbitini de istedik. Nihayetinde adamın tarlalar dolusu toprağı, düzinelerce ineği ve bir kaç traktörü dahi olduğu ortaya çıkınca çok şaşırmış, biran önce parayı ödeyip neden oğlunu hapisten kurtarmamasına anlam verememiştik!
Kadıydı, adaletti, mahkemeydi gibi konulara girince geçen haftaki yazıda, Dünya Adalet Projesi (WJP) 2025 yılı hukukun üstünlüğü endeksinde, sehven 120. sırada gösterdiğim konumumuzun, 143 ülke arasından 118. sıra olduğunu düzeltmeyi de bu arada ihmal etmeyeyim! Rapora göre, Türkiye, 0.41 puan ile Doğu Avrupa ve Orta Asya’daki 15 ülke arasında 14.üncü, üst-orta gelir grubundaki 41 ülke içinde 37.sırada bulunmaktaymış!
Hoş günlük hayatımızda, her sabah bir takım ‘’operasyonlar’’ silsilesi ile açılan kasvet perdesi sayesinde, zaten bu istatistiklere filan göz atmaya pek de gerek kalmıyor! Öyle ya, rüzgârın hafiften dönmeye başlayarak, CHP’nin özellikle İstanbul ve Ankara ile önemli büyükşehir belediyelerini kazanıp oy oranını ülke genelinde %30’lara yükselttiği 2019 yerel seçimleri, arkasından da 2024 seçimlerinde ulaştığı %38 ile AKP’nin %35.5’lik oranının önünde 1.sıraya yükselmesi sonrasında CHP’li belediyelere yönelik başlayan tutuklama furyası son hız devam etmekte. Ne hikmetse, bu CHP’li belediyeler 2024 Ekim'inden itibaren, tüm dikkatler bu denli üzerlerindeyken dahi, sürekli olarak rüşvet, yolsuzluk, irtikap, usülsüzlük ve hatta hukuk literatüründe vatan hainliği, kaçakçılık dahil ne kadar adi suç varsa, hemen hepsini usanmadan işlemekten vazgeçmemişler, geçmiyorlar da! Bu nasıl bir ‘residivizm' örneğidir ki, ironi sınırlarını bile aşmaktadır…
Şimdilik İstanbul’un kahir ekseriyetle seçilmiş belediye başkanı dahil, vilayetin 39 ilçesinden CHP'nin kazandığı 26 ilçenin 12’sinin başkanları ile beraber tutuklanan yüzlerce, ülke genelinde ise binlerce seçilmiş insan, bizler gibi iyi niyet ve naiflikle adaletin tecelli ederek, WJP sıralamasındaki yerimizin biraz olsun üst sıralara yükselmesine sebep olmasını umut etmekte. Ezcümle, medeni dünya hukuk normlarının ‘’lafzen olduğu kadar şeklen de’’ uyulması katı usüllere tâbi olduğunu ve keyfliğe hiç mahal bırakamadığını üniversite yıllarımızdaki hukuk derslerinden hatırda tutarken, mezkûr prensiplerin günümüzde cezaevleri yerleşkesine monte edilen duruşma salonlarında da hakim kılındığı günleri umarım görürüz!
Ceza Muhakemeleri Kanunu’muzun önemli ölçüde etkilendiği Italya ve Almanya'dan iki örnek ile yazıyı tamamlayalım…
80’li yılların ortalarında, ‘Ağca' davası ile ilgili olarak İtalya’dan Santiapichi adında Roma ağır ceza mahkemesinden yaşlı bir hakim ile Marini adında genç bir savcı, istinabe yolu ile bazı tanıkların ifadelerini almak üzere ülkemize gelmişlerdi. Dışişleri bakanlığı mensubu olarak heyetin mihmandarlığını yapmakta, DGM döneminin şartlarında bizim yargıçlarla misafirler aralarında iletişimi sağlamaya çalışmaktaydım. Ankara’dan sonra İstanbul’daki turumuzda ünlü bir tanığın ( kabadayı sanık) ifadesi alınırken, salonun en arkasına oturtuldukları için konumlarından hiç memnun olmayan misafirlerin, haklı olarak sorular sorulurken tanığın yüz ifadesini görebilecekleri bir yere geçebilmeleri yönündeki ricalarını nazikçe ilettiğim askeri hakimin gayet ters, ‘’otursunlar oturdukları yerde!'’ çıkışı ve sorular sırasındaki keyfi müdahalelerinin, hukukun şekil şartını da rencide eden bir tavır olarak misafirler üzerinde gayet olumsuz bir izlenim bıraktığını üzüntü ile hatırlarım!
Kezâ, Almanya’daki vatandaşlarımız için hayatî önemi haiz, Almanya’nın en geniş kapsamlı davalarından, 2013-2021 arasında Münih’te görülen ve baş sanığın ömür boyu, diğerlerinin de 3-10 yıl arası hapis cezası aldıkları, toplam 438 oturum süren Neo-Nazi (NSU) duruşmalarını görevli olduğum dönemde 2 yıl süre ile takip etmiştim. 2000-2007 arasında 8’i Türk, biri Alman polis ve birisi de Yunanlı olmak üzere 10 kişiyi öldürüp, 15 banka soygunu, 2 bombalı saldırı düzenleyen Nasyonal Sosyalist Yeraltı (NSU) terör örgütü mensubu üç elebaşı ve yardımcılarının cinayetleri bir tesadüf sonucu ortaya çıkmıştı. Cinayetler uzun süre karanlıkta kalmış, Almanya'daki Türk medyasının konuyu ‘’döner cinayetleri’’ olarak haber yapmasına karşın, Alman basını ‘'Boğaziçi Cinayetleri’’ adı altında daha etik bir başlık üzerinde uzlaşmıştı. Alman iç istihbaratındaki (Anayasayı Koruma Teşkilatı) aşırı sağcı gruplar ve muhbirlere ilişkin bazı ört-bas ve bazı siyasilerce kayırıldıkları iddiaları ise büyük kuşku yaratmıştı. Hatta çete üyelerinin bir tarihte Türkiye’de karşıt görüşlü bir siyasi grup tarafından ağırlandıklarına dair iddialar bile ortaya atılmıştı. NSU’nun iki elebaşı 2011’de banka soygunu sırasında intihar ettikleri iddiası ile ölü olarak bulunmuş, kız arkadaşları ise yakalanmıştı. 2013’de başlayan duruşmanın ilk günü Türkiye’den milletvekilleri başta, basın ve çeşitli STK’lar tarafından inanılmaz bir katılım olmuştu. Bizim ‘’saray’’ adını verdiğimiz adliye binalarının yanında kulübe gibi kalan Bavyera eyaletinin en büyük salonundaki duruşmanın 50 kişilik izleyici bölümüne erkenden sıraya giren kişiler alınıyordu. Ricamız üzerine üst aramasından muaf tutulup arka kapıdan sıra dışı içeri alınan bizim milletvekili heyeti, mahkeme başkanının özel izni sayesinde kullanmamak kaydı ile cep telefonlarını da içeri sokabilmişlerdi. Buna rağmen duruşma esnasında bir mebusun telefonundan gizlice fotoğraflar çekmesini gören Alman polisinin bu şahsın başına dikilerek, adamın kendisini aldatmaya çalışmasına karşın tek tek resimleri silmesini beklemesi fazlası ile utanç vericiydi. Tabiatı ile polisin sonradan bilgilendirildiği mahkeme başkanına karşı düştüğüm mahçup durumdan tarifsiz bir üzüntü duymuştum!
Nereden nereye...
