Sabah evden çıkıyoruz.
Asansörde birkaç kişi yan yana duruyoruz. Ama kimsenin gözü kimseyi görmüyor, herkesin başı telefonunda. Otobüste de aynı manzara.
Kafede, parkta, hastane bekleme salonunda...
Parmaklarımız durmadan ekranlarda dolaşıyor ama gözlerimiz birbirimize değmiyor.
Oysa insan, insana bakarak çoğalmaz mı?
Eskiden mahallelerin bir dili vardı. Kapı önlerinde kurulan sandalyeler, demlenen çaylar, akşam serinliğinde edilen sohbetler.
Çocuklar sokakta oynarken anneler balkonlardan birbirine seslenirdi.
Bir evden yükselen yemek kokusu bütün sokağın kokusu olurdu. Bir cenaze olduğunda herkes aynı acıyı paylaşır, bir düğünde herkes aynı sevinci yaşardı.
Bugün aynı apartmanda yıllarca oturup komşusunun adını bilmeyen insanlar var. Aynı iş yerinde yıllarca çalışıp birbirinin derdinden habersiz yaşayan insanlar var. Bilgi çağındayız ama galiba birbirimizi tanıma çağını geride bıraktık.
Teknoloji hayatımızı kolaylaştırdı; buna kimsenin itirazı olamaz. Sevdiklerimizle saniyeler içinde konuşuyor, dünyanın öbür ucundaki gelişmeleri anında öğreniyoruz.
Ama bir yandan da en yakınımızdaki insanı unuttuk. Aynı sofrada otururken bile elimiz telefona gidiyor. Sohbetler yarıda kalıyor, cümleler bildirim seslerine yeniliyor.
Belki de bu yüzden insanlar hiç olmadığı kadar yorgun. Çünkü dinlenmeyen insan yorulur. Anlaşılmayan insan susar. Değer görmeyen insan ise yavaş yavaş kalabalıkların içinde kaybolur.
“Dün, usta sanatçı Kadir İnanır'ı son yolculuğuna uğurladık. Cenazesinde adeta insan seli vardı. Yaşlısı, genci, sanatçısı, işçisi, memuru... Cenaze cemaati aynı hüzün etrafında buluşmuştu. O kalabalığa bakarken şunu düşündüm: Demek ki bu toplum, kendisinde iz bırakan insanları unutmuyor. Demek ki ortak hatıralarımız hâlâ bizi bir araya getirebiliyor.
Kadir İnanır sadece filmlerde rol oynayan bir oyuncu değildi. Onun bakışlarında Anadolu vardı. Suskunluğunda vakur bir duruş, oynadığı karakterlerde bu toprakların sevinci de vardı, hüznü de. Belki de insanlar onu bunun için bağrına bastı. Çünkü samimiyet hiçbir zaman değerini kaybetmez.
Bir cenaze aslında hayatın en büyük öğretmenidir. Orada kimsenin makamı konuşulmaz, serveti konuşulmaz. Geriye yalnızca insanların gönlünde bıraktığı iz kalır. Kaç kişiye iyilik ettiği, kaç gönle dokunduğu, kaç insanın duasını aldığı...”
İşte tam da bu yüzden kendime şu soruyu sordum: Biz nasıl bir iz bırakıyoruz?
Çocuklarımız bizi nasıl hatırlayacak? Dostlarımız adımız geçtiğinde yüzlerinde bir tebessüm mü belirecek, yoksa sessizce başka bir konuya mı geçecekler? Komşumuz kapımızı çalmaya çekinmeyecek mi? Biz birinin hayatını kolaylaştıran insan mı olduk, yoksa sadece kendi telaşımızın peşinde koşan biri mi?
Hayatın değeri, takvim yapraklarının eksilmesiyle ölçülmüyor. Geride bıraktığımız insanlarla, kurduğumuz bağlarla, paylaştığımız ekmekle, tuttuğumuz ellerle ölçülüyor.
Belki de yeniden küçük şeylerin kıymetini hatırlamalıyız. Sabah apartman görevlisine gülümseyerek "Günaydın." demeyi... Yaşlı bir komşunun poşetini taşımayı... Bir dostumuzu sadece işi düştüğünde değil, "Aklıma geldin." demek için aramayı. Anne ve babamızın aynı hikâyeyi defalarca anlatmasına sabır göstermeyi, çocuklarımızın anlattığı küçücük bir olayı dünyanın en önemli meselesiymiş gibi dinlemeyi.
Çünkü insan ilişkileri büyük sözlerle değil, küçük inceliklerle ayakta kalır.
Belki de çağımızın en büyük eksikliği zaman değil, önceliklerimizdir. Her şeye vakit buluyoruz ama birbirimize vakit ayırmayı erteliyoruz. Oysa ömür, ertelenen sevgilerin ve söylenmeyen güzel sözlerin hesabını tutuyor.
Bugün bir dostunuzu arayın. Bir komşunuzun kapısını çalın. Annenizin, babanızın ya da uzun zamandır görüşmediğiniz bir arkadaşınızın sesini duyun. Bazen birkaç dakikalık bir sohbet, uzun yılların kırgınlığını onarabilir.
Çünkü gün gelir, geriye ne telefonlarımız kalır ne de sosyal medya hesaplarımız. Geriye sadece insanlar üzerinde bıraktığımız iz kalır.
Ve belki de çağımızın en büyük gürültüsü, kulaklarımızdaki sesler değil; kalplerimizde büyüyen sessizliktir.
