Hamdi Özdemir
Köşe Yazarı
Hamdi Özdemir
 

Yalnızlığın Diliyle Konuşan Sokaklar

Bazen insanın memleketi, yaşadığı yer değil; hatırladığı yerdir. “Haftanın siyasi ağırlığı insanın omuzlarına çöktüğünde, bazen bütün o gürültüden uzaklaşmak için yalnızca bir pencereyi aralamak yeter.” Dışarıya bakarsınız. Bir sokak, bir balkon, bir kaldırım. Ve birden, yıllardır görmediğiniz insanlar geçer gözünüzün önünden. Çocukluğunuz, komşularınız, bayram sabahları, okul törenleri, bir radyodan yükselen türkü. Bir de artık kimsenin açmadığı kapılar. İşte o an anlarsınız: Bazı şeyler kaybolmaz. Sadece sessizleşir. Bu sabah balkonuma kuşlar değil, eski günlerin sesleri kondu. Bir çocuk ezgisi. Belki Metin'in kemanından dökülen bir melodi, bir zil sesi. Belki Şerife Teyze'nin kapısına bırakılan bir selam! Bir başka pencereden yükselen radyo sesi. Ve sokağın başından geçen simitçinin bağırtısı. Şimdi bunların çoğu yok. Ama, onları bilenlerin hafızalarında hâlâ bir yerlerde duruyorlar. Eskiden sabahlar tül perdelerden sızardı evlerin içine. Gülnaz Hanım balkonundan bez torbasını sarkıtır, aşağıdan aldığı sıcak ekmeği yoğurt kabıyla yukarı çekerdi. Arif Amca radyosunu pencerenin önüne koyar, sabah türküleri bütün mahalleye yayılırdı. Kimse birbirine "Rahatsız oluyor musun?" diye sormazdı. Çünkü kimse aslında yalnız yaşamazdı. Mahalle vardı, komşuluk vardı, kapı vardı, sohbet vardı. Bir de birbirinin hayatına dokunan insanlar vardı. Postacı geldiğinde yalnızca mektup bekleyen ev merak edilmezdi. "Kimden gelmiş?" "Çocuklardan mı?" "Ankara dışından mı?" Diye sorulurdu. Bugün bir mesajın gelmesini bekliyoruz. O zaman bir mektubun gelmesini beklerdik. Aradaki fark yalnızca teknoloji değildi. Aradaki fark, beklemenin içimize taşıdığı duyguydu. Mahallede herkes birbirinin hayatını bilirdi. Bazen fazla bile bilirdi. Deli muhabbeti yapılırdı. Küsülürdü. Barışılırdı. Çay içilirdi. Bir evde hastalık varsa yemek gönderilirdi. Birinin çocuğu sınav kazanmışsa bütün sokak sevinirdi. Bir cenaze varsa herkes kapının önünde olurdu. Yani sevinç de ortaklaşırdı, acı da. Belki bugün en çok bunu kaybettik. Birlikte hissedebilme duygusunu... Bizim sokağın kaldırım taşları yer yer oynamıştı. Yağmur yağdığında küçük su birikintileri oluşurdu. O birikintilerde eski evlerin gölgeleri titrerdi. Bir evin önündeki mermer basamakta, çatlamış bir saksının içinden sardunya direnerek açardı. Posta kutuları paslanmıştı. Ama birinin üzerinde kazınmış bir isim hâlâ okunuyordu: GÜLNİHAL – 1984. Bir an durup düşündüm. Kimdi Gülnihal kaç yaşındaydı? O kapıyı kaç kez açtı, kimleri uğurladı, kimleri bekledi? Şimdi nerede? Belki de artık hayatta değil, ama adı hâlâ orada. Çünkü şehirler yalnızca binaları değil, insanları da saklar. Bazen bir isimde... Bazen bir kapı tokmağında... Bazen eski bir fotoğrafın arkasına yazılmış tarihte... Bazen de yıllardır kimsenin oturmadığı bir evin penceresinde. Sonra bayram sabahlarını hatırlıyorum. Ütülü gömlekler... Cilalı ayakkabılar... Saçları taranmış çocuklar... Ellerinde bayraklar... Sokakta bir telaş... Mahmut Bey megafonuyla seslenirdi: "Milletçe birlik günü!" Ali Rıza sıranın başında güneşe gözlerini kısardı. Melahat Öğretmen'in sesindeki kararlılık çocuklara cesaret verirdi. Okulun bahçesinde tören yapılırdı. Çocuklar sıraya girerdi. Büyükler onları izlerdi. Ve kimse o günün fotoğrafını çekmek için telefonunu çıkarmak zorunda değildi. Çünkü o günün kendisi zaten hafızaya kazınırdı. Bugün binlerce fotoğraf çekiyoruz. Ama kaç tanesini gerçekten hatırlıyoruz? İşte asıl mesele belki de burada. Hafıza, fotoğraf biriktirmek değildir. Hafıza, bir insanı hatırlamaktır. Bir sesi unutmamaktır. Bir sokağın kokusunu yıllar sonra yeniden duyabilmektir. Bir öğretmenin cümlesini kırk yıl sonra bile hatırlamaktır. Bir bayram sabahında giydiğiniz ayakkabının sesini yeniden işitebilmektir. Bugün balkonlar suskun. Pencereler tül perdeler yerine ekranlarla örtülü. Aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirinin adını bilmiyor. Aynı sokaktan geçen insanlar birbirinin yüzüne bakmıyor. Herkes birbirine çok yakın... Ama şimdi herkes birbirinden biraz daha uzak? Mahalle bitti mi? Hayır. Ben mahallelerin öldüğüne inanmıyorum. Mahalleler ölmez. Sadece susturulur. Ve bazen onları yeniden konuşturmak için büyük şeylere gerek yoktur. Bir kapıyı çalmak yeter. Bir komşuya "Nasılsın?" demek... Bir çocuğa geçmişi anlatmak... Eski bir fotoğrafı çıkarıp masanın üzerine koymak... Bir bayram sabahını hatırlamak... Ya da yıllardır aramadığınız bir arkadaşınızı arayıp: "Ne yapıyorsun? Demek... Bazen toplumu yeniden kurmak, büyük cümlelerle değil, küçük selamlarla başlar. Çünkü toplum dediğimiz şey, yalnızca meydanlarda toplanan kalabalık değildir. Birbirinin acısını duyabilen insanların toplamıdır. Birbirinin sevincine ortak olabilenlerin... Birbirini yalnız bırakmayanların... Ve en önemlisi, birbirini hatırlayanların... Belki bugün siyasi gündemin bütün gürültüsünden biraz uzaklaşmamız gerekiyor. Bir pencere açalım. Sokağa bakalım. O eski sokak hâlâ orada mı? Belki kaldırım taşları değişti. Belki evlerin yerinde apartmanlar yükseldi. Belki çocukların sesi azaldı. Belki posta kutuları paslandı. Ama eminim... Bir yerlerde hâlâ bir sardunya açıyordur. Bir yerlerde hâlâ bir çocuk gülüyordur. Bir yerlerde birileri, geçmişten kalan bir ismi hatırlıyordur. Ve belki bütün mesele de budur. Hatırlamak. Çünkü geçmiş yalnızca özlemek için değildir. Geçmiş, geleceği yeniden kurabilmek için hatırlanır. O yüzden bugün, yalnızlığın diliyle konuşan sokaklara eski bir selam bırakalım. Bir kapı açılsın, bir pencere aralansın, bir çay demlensin, bir çocuk gülsün. Bir komşu diğerine seslensin: "Haydi, gel otur biraz..." Ve biz, bütün bu ayrışmanın, yorgunluğun ve gürültünün ortasında birbirimize yeniden söyleyelim: Biz hâlâ buradayız. Belki umut dediğimiz şey de tam olarak budur. İnsanların birbirini yeniden hatırladığı yerde başlar. Bekleriz efendim.  
Ekleme Tarihi: 10 Ağustos 2026 -Pazartesi

Yalnızlığın Diliyle Konuşan Sokaklar

Bazen insanın memleketi, yaşadığı yer değil; hatırladığı yerdir.

“Haftanın siyasi ağırlığı insanın omuzlarına çöktüğünde, bazen bütün o gürültüden uzaklaşmak için yalnızca bir pencereyi aralamak yeter.”

Dışarıya bakarsınız.

Bir sokak, bir balkon, bir kaldırım.

Ve birden, yıllardır görmediğiniz insanlar geçer gözünüzün önünden.

Çocukluğunuz, komşularınız, bayram sabahları, okul törenleri, bir radyodan yükselen türkü.

Bir de artık kimsenin açmadığı kapılar.

İşte o an anlarsınız:

Bazı şeyler kaybolmaz. Sadece sessizleşir.

Bu sabah balkonuma kuşlar değil, eski günlerin sesleri kondu.

Bir çocuk ezgisi.

Belki Metin'in kemanından dökülen bir melodi, bir zil sesi.

Belki Şerife Teyze'nin kapısına bırakılan bir selam!

Bir başka pencereden yükselen radyo sesi.

Ve sokağın başından geçen simitçinin bağırtısı.

Şimdi bunların çoğu yok.

Ama, onları bilenlerin hafızalarında hâlâ bir yerlerde duruyorlar.

Eskiden sabahlar tül perdelerden sızardı evlerin içine.

Gülnaz Hanım balkonundan bez torbasını sarkıtır, aşağıdan aldığı sıcak ekmeği yoğurt kabıyla yukarı çekerdi.

Arif Amca radyosunu pencerenin önüne koyar, sabah türküleri bütün mahalleye yayılırdı.

Kimse birbirine "Rahatsız oluyor musun?" diye sormazdı.

Çünkü kimse aslında yalnız yaşamazdı.

Mahalle vardı, komşuluk vardı, kapı vardı, sohbet vardı.

Bir de birbirinin hayatına dokunan insanlar vardı.

Postacı geldiğinde yalnızca mektup bekleyen ev merak edilmezdi.

"Kimden gelmiş?"

"Çocuklardan mı?"

"Ankara dışından mı?" Diye sorulurdu.

Bugün bir mesajın gelmesini bekliyoruz.

O zaman bir mektubun gelmesini beklerdik.

Aradaki fark yalnızca teknoloji değildi.

Aradaki fark, beklemenin içimize taşıdığı duyguydu.

Mahallede herkes birbirinin hayatını bilirdi.

Bazen fazla bile bilirdi.

Deli muhabbeti yapılırdı.

Küsülürdü.

Barışılırdı.

Çay içilirdi.

Bir evde hastalık varsa yemek gönderilirdi.

Birinin çocuğu sınav kazanmışsa bütün sokak sevinirdi.

Bir cenaze varsa herkes kapının önünde olurdu.

Yani sevinç de ortaklaşırdı, acı da.

Belki bugün en çok bunu kaybettik.

Birlikte hissedebilme duygusunu...

Bizim sokağın kaldırım taşları yer yer oynamıştı.

Yağmur yağdığında küçük su birikintileri oluşurdu.

O birikintilerde eski evlerin gölgeleri titrerdi.

Bir evin önündeki mermer basamakta, çatlamış bir saksının içinden sardunya direnerek açardı.

Posta kutuları paslanmıştı.

Ama birinin üzerinde kazınmış bir isim hâlâ okunuyordu:

GÜLNİHAL – 1984.

Bir an durup düşündüm.

Kimdi Gülnihal kaç yaşındaydı?

O kapıyı kaç kez açtı, kimleri uğurladı, kimleri bekledi?

Şimdi nerede?

Belki de artık hayatta değil, ama adı hâlâ orada. Çünkü şehirler yalnızca binaları değil, insanları da saklar.

Bazen bir isimde...

Bazen bir kapı tokmağında...

Bazen eski bir fotoğrafın arkasına yazılmış tarihte...

Bazen de yıllardır kimsenin oturmadığı bir evin penceresinde.

Sonra bayram sabahlarını hatırlıyorum.

Ütülü gömlekler...

Cilalı ayakkabılar...

Saçları taranmış çocuklar...

Ellerinde bayraklar...

Sokakta bir telaş...

Mahmut Bey megafonuyla seslenirdi:

"Milletçe birlik günü!"

Ali Rıza sıranın başında güneşe gözlerini kısardı.

Melahat Öğretmen'in sesindeki kararlılık çocuklara cesaret verirdi.

Okulun bahçesinde tören yapılırdı.

Çocuklar sıraya girerdi.

Büyükler onları izlerdi.

Ve kimse o günün fotoğrafını çekmek için telefonunu çıkarmak zorunda değildi.

Çünkü o günün kendisi zaten hafızaya kazınırdı.

Bugün binlerce fotoğraf çekiyoruz.

Ama kaç tanesini gerçekten hatırlıyoruz?

İşte asıl mesele belki de burada.

Hafıza, fotoğraf biriktirmek değildir.

Hafıza, bir insanı hatırlamaktır.

Bir sesi unutmamaktır.

Bir sokağın kokusunu yıllar sonra yeniden duyabilmektir.

Bir öğretmenin cümlesini kırk yıl sonra bile hatırlamaktır.

Bir bayram sabahında giydiğiniz ayakkabının sesini yeniden işitebilmektir.

Bugün balkonlar suskun.

Pencereler tül perdeler yerine ekranlarla örtülü.

Aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirinin adını bilmiyor.

Aynı sokaktan geçen insanlar birbirinin yüzüne bakmıyor.

Herkes birbirine çok yakın...

Ama şimdi herkes birbirinden biraz daha uzak?

Mahalle bitti mi?

Hayır.

Ben mahallelerin öldüğüne inanmıyorum.

Mahalleler ölmez. Sadece susturulur.

Ve bazen onları yeniden konuşturmak için büyük şeylere gerek yoktur.

Bir kapıyı çalmak yeter.

Bir komşuya "Nasılsın?" demek...

Bir çocuğa geçmişi anlatmak...

Eski bir fotoğrafı çıkarıp masanın üzerine koymak...

Bir bayram sabahını hatırlamak...

Ya da yıllardır aramadığınız bir arkadaşınızı arayıp:

"Ne yapıyorsun? Demek...

Bazen toplumu yeniden kurmak, büyük cümlelerle değil, küçük selamlarla başlar.

Çünkü toplum dediğimiz şey, yalnızca meydanlarda toplanan kalabalık değildir.

Birbirinin acısını duyabilen insanların toplamıdır.

Birbirinin sevincine ortak olabilenlerin...

Birbirini yalnız bırakmayanların...

Ve en önemlisi, birbirini hatırlayanların...

Belki bugün siyasi gündemin bütün gürültüsünden biraz uzaklaşmamız gerekiyor.

Bir pencere açalım.

Sokağa bakalım.

O eski sokak hâlâ orada mı?

Belki kaldırım taşları değişti.

Belki evlerin yerinde apartmanlar yükseldi.

Belki çocukların sesi azaldı.

Belki posta kutuları paslandı.

Ama eminim...

Bir yerlerde hâlâ bir sardunya açıyordur.

Bir yerlerde hâlâ bir çocuk gülüyordur.

Bir yerlerde birileri, geçmişten kalan bir ismi hatırlıyordur.

Ve belki bütün mesele de budur.

Hatırlamak.

Çünkü geçmiş yalnızca özlemek için değildir.

Geçmiş, geleceği yeniden kurabilmek için hatırlanır.

O yüzden bugün, yalnızlığın diliyle konuşan sokaklara eski bir selam bırakalım.

Bir kapı açılsın, bir pencere aralansın, bir çay demlensin, bir çocuk gülsün.

Bir komşu diğerine seslensin: "Haydi, gel otur biraz..."

Ve biz, bütün bu ayrışmanın, yorgunluğun ve gürültünün ortasında birbirimize yeniden söyleyelim: Biz hâlâ buradayız.

Belki umut dediğimiz şey de tam olarak budur.

İnsanların birbirini yeniden hatırladığı yerde başlar.

Bekleriz efendim.

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (7)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Ali Murat Şenyurt
(10.08.2026 19:58 - #6114)
Aynen öyle kardeşim
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Mustafa mete
(10.08.2026 20:00 - #6115)
İşte o günleri en güzeli ile yaşayanlardanız. Kalemine yüreğine sağlık
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Kudret Sarıkaya
(10.08.2026 20:40 - #6116)
Muhteşem bir yazı olmuş...ellerinize kaleminize sağlık, Hamdi bey..
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
İnci
(10.08.2026 22:27 - #6118)
Bir kapı açılsın, bir pencere aralansın, bir çay demlensin, bir çocuk gülsün...
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Erol Sanburkan
(10.08.2026 22:27 - #6119)
Hamdi Özdemir yine mükemmel bir yazıyla kalplerimizi fethediyor; yine yalnızca etten kemikten bir 'canlı' olduğumuzu değil, bir 'insan' olduğumuzu hepimize hatırlatıyor. Geçmişi nasıl yitirdiğimizi, bunun bizi nasıl insanlıktan çıkardığını anlatırken çaresiz de bırakmıyor hiçbirimizi; özlenen geleceği nasıl kurabileceğimizin şifrelerini de sunuyor. O satır aralarına serpiştirilmiş harika düşüncelerle engin denizlere dalıyorsunuz ve bu satırların yazarından en kısa zamanda bir roman okumayı arzuluyorsunuz. Ellerine, yüreğine sağlık Hamdi Özdemir. Sevgiyle ... Erol Sanburkan
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Kemal
(11.08.2026 09:39 - #6121)
Kaleminize saglik
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Murat SARITAŞ
(11.08.2026 10:36 - #6122)
Toplumsal hafızanın gerekliliği çok güzel anlatmışsın arkadaşım. Kalemine, yüreğine sağlık. Toplumsal hafıza,: toplumsal sevinç toplumsal mutluluktur ya da üzüntüdür. Karşısındakini düşünmek üzüntüsünü sevincini anlamaktır. Başka türlüsü bireyselciliktir, işte o zaman sessizleşenler kaybolur.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.