"İnsan bazen bir şehre değil, yarım kalan bir buluşmaya döner."
Mayıs...
Benim için Ankara'nın en güzel ayıdır Mayıs.
Kışın ayazı çekilmiş, yazın kavurucu sıcağı henüz şehrin üzerine çökmemiştir. Sabahın erken saatlerinde Atatürk Bulvarı'nın iki yanındaki çınar ve kayın ağaçları, taze yapraklarını usul usul sallarken, rüzgâr Güvenpark'ın içinden geçip Kızılay Meydanı'na serinliğini bırakır.
Şehir yeni uyanmaktadır.
İlk belediye otobüsleri duraklara yanaşır. Bulvar boyunca dizilen dolmuşların şoförleri, Ankara sabahının değişmeyen ezgisini hep bir ağızdan haykırır.
"Çankaya... Çankaya... Kimse kalmasın, Çankaya!.."
"Esat!.. Küçükesat!.. Esat var!.."
Bir başka duraktan bu kez farklı bir ses yükselir:
"Cebeci!.. Bahçeli!.. Emek!.."
Atatürk Bulvarı boyunca uzanan bu sesler birbirine karışır; Kızılay'dan Çankaya'ya, Küçükesat'tan Aydınlıkevler'e, Ulus'a, Cebeci'ye, Bahçelievler'e uzanan yollar, daha günün ilk ışıklarıyla birlikte insan selini taşımaya başlar. Simitçilerin susam kokusu, çay ocaklarından yükselen buhar ve dolmuş şoförlerinin tok sesleri... İşte Ankara'nın sabahı böyle başlar; telaşla ama kendine özgü bir ritimle.
Dolmuşların kapıları bir açılır, bir kapanır.
Simitçilerin susam kokan tepsileri kaldırımları dolaşmaya başlar.
Çay ocaklarının ince belli bardaklarından yükselen buhar, sabahın serinliğiyle birbirine karışır.
Güvenpark her zamanki yerindedir.
Güven Anıtı'nın çevresinde yüzlerce güvercin, kanat sesleriyle meydanın gürültüsüne kendi sesini ekler. Yaşlı bir adam, cebinden çıkardığı buğday tanelerini avucundan usulca yere bırakır. Güvercinler bir anda etrafını sarar. Birkaç çocuk gülerek peşlerinden koşar; kuşlar hep birlikte göğe yükselir. Bir anlığına, gri Ankara gökyüzü beyaz kanatlarla aydınlanır.
Kızılay böyledir işte...
Acele edenlerin şehridir.
Can havliyle herkes bir yerlere yetişmeye çalışır, herkesin bir acelesi vardır…
Kimi okula.
Kimi işine, kimi sevdiğine!
Kimi de yıllardır kendisini bekleyen bir hatıraya.
Ben de her Mayıs ayının birinde buraya gelirim.
Kimse bilmez.
Ne ailem.
Ne dostlarım.
Ne de önümden geçip giden binlerce insan.
Onlar için sıradan YKM’nin önünde bekleyen biriyim.
Oysa ben, burada sadece beklemem.
Hatırlarım.
Bir zamanlar burası, Ankara'nın en meşhur buluşma yeriydi.
"YKM'nin önünde buluşalım."
Bu cümleyi duymayan yoktu.
Ne cep telefonu vardı o yıllarda.
Ne bir mesaj.
Ne de birbirine konum gönderen insanlar.
Saat kaç denildiyse, o saatte YKM’nin önünde olunurdu.
Geç kalanın mahcubiyeti olurdu.
Bekleyenin ise tatlı bir sabrı.
Ben hep bekleyen taraftım.
Erken gelmeyi severdim.
Belki de onu ilk gören olmak istediğim için.
Kalabalığın içinden çıkıp bana doğru yürüyüşünü, daha uzaktan seçebilmek için.
Aynı okuldaydık.
Ne, büyük bir sevginin habercisiydi o günler.
Ne de yıllar sonra bu YKM’nin önü, benim için bir mabede dönüşeceğini biliyorduk.
Aynı okulun koridorlarında yürüyen iki gençtik sadece.
Öğle aralarında kantinde karşılaşan.
Teneffüslerde göz göze gelince gülümseyen.
Bazen aynı otobüse binen.
Bazen de ders çıkışında Kızılay'a inmek için bahaneler bulan iki arkadaş.
Sonra arkadaşlık, usul usul kalbin dilini öğrendi.
Ve bir gün...
"Cumartesi...
Saat iki...
YKM'nin önü."
İlk randevumuz böyle başladı.
Ne kırmızı güller vardı elimizde.
Ne gösterişli sözler.
Ne de filmlerdeki gibi büyük vaatler.
Sadece iki genç yürek.
Ve Ankara'nın tam ortasında verilen küçücük bir söz.
Ben yine erkenden gelmiştim.
Saatime kaç kez baktığımı hatırlamıyorum.
Sonra kalabalığın arasından o tanıdık yürüyüş belirdi.
Rüzgâr saçlarını yüzüne savuruyordu.
Omzundaki okul çantasını düzelterek bana doğru geldi.
Gülümsedi.
Her zamanki gibi.
Ve her zamanki gibi ilk cümlesi değişmedi.
"Çok beklettim mi?"
Ben de hiç düşünmeden gülümsedim.
"Hayır..."
"Ben de yeni geldim."
İkimiz de biliyorduk.
Bu, ikimizin söylediği en masum yalandı...
"Bu yıl da geç kalmadım."
