Hamdi Özdemir
Köşe Yazarı
Hamdi Özdemir
 

Bir Ülkenin Yorgunluğu

Bir Ülkenin Yorgunluğu, O Ülkede Yaşayan İnsanlarının Yüzüne Yansır Bir ülkenin ne kadar yorulduğunu anlamak için bazen rakamlara, tablolara, ekonomik göstergelere bakmaya gerek yoktur. Bir sabah otobüsüne binin. İnsanların yüzlerine bakın. Kimi gözlerini kapatmış, uykusunu tamamlamaya çalışıyor. Kimi telefon ekranında faturalarını, banka hesabını, gelen mesajları kontrol ediyor. Kimi işe yetişmenin telaşında, kimi daha gün başlamadan günün nasıl biteceğini düşünüyor. Aynı otobüste onlarca insan vardır ama herkes kendi derdinin içinde, sessiz bir yalnızlık taşır. Bir ülkenin yorgunluğu biraz da böyle bir şeydir. İnsanların omuzlarına çöker. Seslerine yerleşir. Konuşmalarını kısaltır. Gülüşlerini azaltır. Sabırlarını tüketir. Eskiden insanların birbirine ayıracak zamanı vardı. Kapı önünde oturulur, komşuyla birkaç dakika konuşulur, çay uzatılır, bir tabak yemek gönderilirdi. Şimdi aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirlerinin adını bile bilmeden yıllar geçiriyor. Herkesin bir telaşı var! Gülten Akın’ın İlk yaz şiir’inde söylediği gibi! "Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya" Herkesin yetişmesi gereken bir yer, ödemesi gereken bir borç, cevaplaması gereken bir telefon, çözmesi gereken bir sorun! Ve bütün bunların arasında kendisine ayıracak zamanı kalmayan bir insan topluluğu oluşuyor. Belki de çağımızın en büyük yorgunluklarından biri bu: İnsanların artık yalnızca çalışmaktan değil, yaşamaya çalışmaktan yorulması. Bir pazara girdiğinizde bunu daha açık görüyorsunuz. İnsanlar artık yalnızca ne alacağını değil, neyi alamayacağını hesaplıyor. Bir meyvenin fiyatına bakıyor, sonra çocuğunun isteğini hatırlıyor. Etin, peynirin, zeytinin fiyatını düşünüyor. Sepete attığını geri çıkarıyor. Bir şeyi beğeniyor ama almadan önce iki kere düşünüyor. Sonra eve döndüğünde, aldığı üç beş parça şeyi mutfak masasına bırakıp “Bunlar nasıl bu kadar tuttu?” diye kendi kendine soruyor. Bu yalnızca ekonomik bir mesele değildir. İnsanın ruhuna da dokunur. Çünkü sürekli hesap yapmak zorunda kalan insan, bir süre sonra hayal kurmayı da hesaplamaya başlar. Tatile gitmek ister, “Bu para başka yere lazım” der. Kitap almak ister, erteler. Bir restoranda oturmak ister, vazgeçer. Sinema düşünür, “Evde izleriz” der. Yeni bir ayakkabı beğenir, eskisi biraz daha giyilir. Çocuğu bir şey ister, “Sonra alırız” denir. Ve o “sonralar” biriktikçe hayatın kendisi de ertelenmeye başlar. İnsanı asıl yoran belki de budur. Sürekli ertelemek, sürekli beklemek, sürekli biraz daha sabretmek, bir gün düzelecek diye düşünmek, ama o günün ne zaman geleceğini bilememek. Toplumun yorgunluğu yalnızca cebinde de değildir. İnsanların birbirine karşı tahammülünde de görülüyor. Trafikte daha fazla öfke var, kuyruklarda daha fazla gerilim, sosyal medyada daha fazla hakaret. En küçük meselede bile birbirimizi dinlemeden hüküm verme alışkanlığı büyüyor, çünkü yorgun insanın sabrı da azalıyor. Kendi hayatındaki sıkıntıyı taşıyamayan insan, başkasının hayatına karşı daha sert olabiliyor. Birbirimizi anlamak yerine birbirimize kızıyoruz. Birbirimizin derdini sormak yerine birbirimizin açığını arıyoruz. Oysa toplum dediğimiz şey, biraz da birbirinin yükünü hafifletebilme becerisidir. Bir zamanlar “Komşusu açken tok yatılmaz” diye öğütlenen bir toplumduk. Bugün bazen aynı apartmanda yaşayan insanların birbirlerinin kapısını çalmaya bile çekindiği bir zamandayız. Bu değişimin üzerinde biraz düşünmek gerekiyor. Çünkü insan yalnızca parasızlıktan mutsuz olmaz. Değersiz hissetmekten de mutsuz olur. Görülmemekten, dinlenmemekten, anlaşılmamaktan, geleceğe dair söz söyleyememekten, çocuğuna güzel bir gelecek vaat edememekten, yaşlandığında ne olacağını bilememekten, gençken neden bu kadar yorulduğunu anlayamamaktan… Gençlerin yüzlerine bakın. Birçoğunda büyük bir eğitim hikâyesi, uzun bir sınav maratonu, diplomalar ve bitmeyen bir gelecek hesabı var. Ama bütün bunların sonunda karşılarına çıkan soru aynı: “Peki, şimdi ne olacak?” İnsanların mutsuzluğu bazen yüksek sesle bağırmaz. Sessizleşir, içe kapanır, daha az konuşur, daha az güler, daha az insanla görüşür, telefonuna bakıp saatler geçirir, nihayet kalabalıkların içinde yalnızlaşır. Bir zamanlar heyecanlandığı şeyler artık heyecanlandırmaz. Belki de en tehlikelisi budur. Mutsuzluğun sıradanlaşması. İnsanın mutsuzluğunu artık bir sorun olarak görmemesi. “Hayat böyle” deyip geçmesi! Oysa hayatın böyle olması gerekmiyor. Bir toplumun yalnızca ekonomik olarak değil, duygusal olarak da güçlü olması gerekir. İnsanların birbirine güvenmesi gerekir. Gelecekten korkmaması gerekir. Çocukların hayal kurabilmesi, gençlerin burada bir gelecek görebilmesi, yaşlıların kendisini yük gibi hissetmemesi gerekir. Bir ülkede insanlar yalnızca daha fazla kazanmak istemez. Daha huzurlu yaşamak ister, daha az korkmak, daha çok gülmek, akşam eve döndüğünde televizyonu açmadan önce ailesiyle konuşabilmek, hafta sonu hesabını düşünmeden bir parka gidebilmek. Bir dostunu arayıp “Çay içelim” diyebilmek. Bir çocuğun istediği kitabı, bir annenin ihtiyacı olan ilacı, bir babanın almak istediği ayakkabıyı düşünmeden alabilmesi. Bunlar lüks değildir. Bunlar hayatın kendisidir. Belki bugün en çok ihtiyacımız olan şey de birbirimizin yorgunluğunu fark etmektir. Kasa da önümüzde duran insanın neden sabırsız olduğunu bilmeden kızmamak. Trafikte hata yapan birine küfretmeden önce onun da kötü bir gün geçiriyor olabileceğini düşünmek. Komşumuzun kapısını çalıp “Nasılsın?” demek. Bir arkadaşımızı yalnızca bir şeye ihtiyacımız olduğunda değil, halini hatırını sormak için aramak. Çünkü toplumlar yalnızca büyük politikalarla değil, küçük insanlık hâlleriyle de ayakta kalır. Birbirimize iyi gelmeyi yeniden öğrenmemiz gerekiyor. Belki ülkenin bütün sorunlarını hemen çözemeyiz. Ama birbirimizin yükünü biraz olsun hafifletebiliriz. Bir selam verebiliriz, bir sofraya sandalye çekebiliriz, birinin derdini dinleyebiliriz, bir çocuğun başını okşayabiliriz, bir yaşlının poşetini taşıyabiliriz, bir arkadaşımızı arayıp “Nasılsın gerçekten?” diyebiliriz. Bazen büyük değişimler böyle küçük şeylerle başlar. Çünkü ülke dediğimiz şey, hepimizin yaşadığı ortak evdir. Ve o evin duvarlarında yalnızca ekonomik göstergeler değil, insanların yüzleri de görünür. Bugün sokaklara baktığımızda çok çalışan, çok düşünen, çok hesaplayan ama giderek daha az gülen insanlar görüyoruz. Bu yüzden artık yalnızca “Ekonomi nasıl?” diye sormak yetmez. Birbirimize de sormalıyız: Nasılsın? Gerçekten nasılsın? Çünkü belki de uzun zamandır kimse bize bu soruyu samimiyetle sormadı. Ve belki de bir ülkenin iyileşmesi, önce insanların birbirine yeniden bakmasıyla başlayacak. Bir ülkenin yorgunluğu insanların yüzüne yansır. Ama umut da öyle! Bir gün yeniden daha çok gülen yüzler görmeye başladığımızda, anlayacağız ki bu ülke yalnızca ekonomisiyle değil, ruhuyla da iyileşmeye başlamış.  
Ekleme Tarihi: 17 Ağustos 2026 -Pazartesi

Bir Ülkenin Yorgunluğu

Bir Ülkenin Yorgunluğu,

O Ülkede Yaşayan İnsanlarının Yüzüne Yansır

Bir ülkenin ne kadar yorulduğunu anlamak için bazen rakamlara, tablolara, ekonomik göstergelere bakmaya gerek yoktur.

Bir sabah otobüsüne binin.

İnsanların yüzlerine bakın.

Kimi gözlerini kapatmış, uykusunu tamamlamaya çalışıyor. Kimi telefon ekranında faturalarını, banka hesabını, gelen mesajları kontrol ediyor. Kimi işe yetişmenin telaşında, kimi daha gün başlamadan günün nasıl biteceğini düşünüyor.

Aynı otobüste onlarca insan vardır ama herkes kendi derdinin içinde, sessiz bir yalnızlık taşır.

Bir ülkenin yorgunluğu biraz da böyle bir şeydir.

İnsanların omuzlarına çöker.

Seslerine yerleşir.

Konuşmalarını kısaltır.

Gülüşlerini azaltır.

Sabırlarını tüketir.

Eskiden insanların birbirine ayıracak zamanı vardı. Kapı önünde oturulur, komşuyla birkaç dakika konuşulur, çay uzatılır, bir tabak yemek gönderilirdi.

Şimdi aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirlerinin adını bile bilmeden yıllar geçiriyor.

Herkesin bir telaşı var!

Gülten Akın’ın İlk yaz şiir’inde söylediği gibi!

"Ah, kimselerin vakti yok / Durup ince şeyleri anlamaya"

Herkesin yetişmesi gereken bir yer, ödemesi gereken bir borç, cevaplaması gereken bir telefon, çözmesi gereken bir sorun!

Ve bütün bunların arasında kendisine ayıracak zamanı kalmayan bir insan topluluğu oluşuyor.

Belki de çağımızın en büyük yorgunluklarından biri bu:

İnsanların artık yalnızca çalışmaktan değil, yaşamaya çalışmaktan yorulması.

Bir pazara girdiğinizde bunu daha açık görüyorsunuz.

İnsanlar artık yalnızca ne alacağını değil, neyi alamayacağını hesaplıyor.

Bir meyvenin fiyatına bakıyor, sonra çocuğunun isteğini hatırlıyor.

Etin, peynirin, zeytinin fiyatını düşünüyor.

Sepete attığını geri çıkarıyor.

Bir şeyi beğeniyor ama almadan önce iki kere düşünüyor.

Sonra eve döndüğünde, aldığı üç beş parça şeyi mutfak masasına bırakıp “Bunlar nasıl bu kadar tuttu?” diye kendi kendine soruyor.

Bu yalnızca ekonomik bir mesele değildir.

İnsanın ruhuna da dokunur.

Çünkü sürekli hesap yapmak zorunda kalan insan, bir süre sonra hayal kurmayı da hesaplamaya başlar.

Tatile gitmek ister, “Bu para başka yere lazım” der.

Kitap almak ister, erteler.

Bir restoranda oturmak ister, vazgeçer.

Sinema düşünür, “Evde izleriz” der.

Yeni bir ayakkabı beğenir, eskisi biraz daha giyilir.

Çocuğu bir şey ister, “Sonra alırız” denir.

Ve o “sonralar” biriktikçe hayatın kendisi de ertelenmeye başlar.

İnsanı asıl yoran belki de budur.

Sürekli ertelemek, sürekli beklemek, sürekli biraz daha sabretmek, bir gün düzelecek diye düşünmek, ama o günün ne zaman geleceğini bilememek.

Toplumun yorgunluğu yalnızca cebinde de değildir.

İnsanların birbirine karşı tahammülünde de görülüyor.

Trafikte daha fazla öfke var, kuyruklarda daha fazla gerilim, sosyal medyada daha fazla hakaret.

En küçük meselede bile birbirimizi dinlemeden hüküm verme alışkanlığı büyüyor, çünkü yorgun insanın sabrı da azalıyor.

Kendi hayatındaki sıkıntıyı taşıyamayan insan, başkasının hayatına karşı daha sert olabiliyor.

Birbirimizi anlamak yerine birbirimize kızıyoruz.

Birbirimizin derdini sormak yerine birbirimizin açığını arıyoruz.

Oysa toplum dediğimiz şey, biraz da birbirinin yükünü hafifletebilme becerisidir.

Bir zamanlar “Komşusu açken tok yatılmaz” diye öğütlenen bir toplumduk.

Bugün bazen aynı apartmanda yaşayan insanların birbirlerinin kapısını çalmaya bile çekindiği bir zamandayız.

Bu değişimin üzerinde biraz düşünmek gerekiyor.

Çünkü insan yalnızca parasızlıktan mutsuz olmaz.

Değersiz hissetmekten de mutsuz olur.

Görülmemekten, dinlenmemekten, anlaşılmamaktan, geleceğe dair söz söyleyememekten, çocuğuna güzel bir gelecek vaat edememekten, yaşlandığında ne olacağını bilememekten, gençken neden bu kadar yorulduğunu anlayamamaktan…

Gençlerin yüzlerine bakın.

Birçoğunda büyük bir eğitim hikâyesi, uzun bir sınav maratonu, diplomalar ve bitmeyen bir gelecek hesabı var. Ama bütün bunların sonunda karşılarına çıkan soru aynı:

“Peki, şimdi ne olacak?”

İnsanların mutsuzluğu bazen yüksek sesle bağırmaz.

Sessizleşir, içe kapanır, daha az konuşur, daha az güler, daha az insanla görüşür, telefonuna bakıp saatler geçirir, nihayet kalabalıkların içinde yalnızlaşır.

Bir zamanlar heyecanlandığı şeyler artık heyecanlandırmaz. Belki de en tehlikelisi budur. Mutsuzluğun sıradanlaşması. İnsanın mutsuzluğunu artık bir sorun olarak görmemesi.

“Hayat böyle” deyip geçmesi!

Oysa hayatın böyle olması gerekmiyor. Bir toplumun yalnızca ekonomik olarak değil, duygusal olarak da güçlü olması gerekir. İnsanların birbirine güvenmesi gerekir.

Gelecekten korkmaması gerekir.

Çocukların hayal kurabilmesi, gençlerin burada bir gelecek görebilmesi, yaşlıların kendisini yük gibi hissetmemesi gerekir.

Bir ülkede insanlar yalnızca daha fazla kazanmak istemez.

Daha huzurlu yaşamak ister, daha az korkmak, daha çok gülmek, akşam eve döndüğünde televizyonu açmadan önce ailesiyle konuşabilmek, hafta sonu hesabını düşünmeden bir parka gidebilmek.

Bir dostunu arayıp “Çay içelim” diyebilmek. Bir çocuğun istediği kitabı, bir annenin ihtiyacı olan ilacı, bir babanın almak istediği ayakkabıyı düşünmeden alabilmesi.

Bunlar lüks değildir.

Bunlar hayatın kendisidir. Belki bugün en çok ihtiyacımız olan şey de birbirimizin yorgunluğunu fark etmektir. Kasa da önümüzde duran insanın neden sabırsız olduğunu bilmeden kızmamak.

Trafikte hata yapan birine küfretmeden önce onun da kötü bir gün geçiriyor olabileceğini düşünmek.

Komşumuzun kapısını çalıp “Nasılsın?” demek.

Bir arkadaşımızı yalnızca bir şeye ihtiyacımız olduğunda değil, halini hatırını sormak için aramak. Çünkü toplumlar yalnızca büyük politikalarla değil, küçük insanlık hâlleriyle de ayakta kalır.

Birbirimize iyi gelmeyi yeniden öğrenmemiz gerekiyor.

Belki ülkenin bütün sorunlarını hemen çözemeyiz.

Ama birbirimizin yükünü biraz olsun hafifletebiliriz.

Bir selam verebiliriz, bir sofraya sandalye çekebiliriz, birinin derdini dinleyebiliriz, bir çocuğun başını okşayabiliriz, bir yaşlının poşetini taşıyabiliriz, bir arkadaşımızı arayıp “Nasılsın gerçekten?” diyebiliriz.

Bazen büyük değişimler böyle küçük şeylerle başlar.

Çünkü ülke dediğimiz şey, hepimizin yaşadığı ortak evdir. Ve o evin duvarlarında yalnızca ekonomik göstergeler değil, insanların yüzleri de görünür.

Bugün sokaklara baktığımızda çok çalışan, çok düşünen, çok hesaplayan ama giderek daha az gülen insanlar görüyoruz.

Bu yüzden artık yalnızca “Ekonomi nasıl?” diye sormak yetmez.

Birbirimize de sormalıyız:

Nasılsın?

Gerçekten nasılsın?

Çünkü belki de uzun zamandır kimse bize bu soruyu samimiyetle sormadı.

Ve belki de bir ülkenin iyileşmesi, önce insanların birbirine yeniden bakmasıyla başlayacak.

Bir ülkenin yorgunluğu insanların yüzüne yansır.

Ama umut da öyle!

Bir gün yeniden daha çok gülen yüzler görmeye başladığımızda, anlayacağız ki bu ülke yalnızca ekonomisiyle değil, ruhuyla da iyileşmeye başlamış.

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.