Siyasetin kendine özgü bir mizahı vardır. Ne yazık ki çoğu zaman bu mizahı siyasetçiler değil, siyasetin kendisi üretir. Çünkü hiçbir tiyatro yazarı, siyasetin zaman zaman sergilediği çelişkileri aynı başarıyla sahneye koyamaz.
Eski bir devlet geleneğinden söz edilir. Göreve yeni başlayan sadrazam, çalışma masasının çekmecesinde üç zarf bulur. Yanında da kısa bir not vardır:
"İşler yolunda gitmezse zarfları sırayla aç."
Aradan zaman geçer. Halk memnun değildir. Ekonomi bozulur, şikâyetler artar. Sadrazam ilk zarfı açar.
İçinde tek cümle vardır:
"Yapamayacak olsan bile vaat et."
O da öyle yapar.
Yeni projeler...
Yeni hedefler...
Yeni müjdeler...
"Biraz daha sabır..."
"Çok yakında..."
"Az kaldı..."
Siyasetin en ucuz sermayesi umuttur. Dağıtması bedavadır. Hesabı ise daima geleceğe kesilir.
Bir süre sonra halk aynı soruları yeniden sormaya başlar. Çünkü vaat, karın doyurmaz; yalnızca takvimi değiştirir.
Bu kez ikinci zarf açılır.
İçinde şu yazmaktadır:
"Geçmiş yönetimi suçla."
İşte bu yöntem daha uzun ömürlüdür.
Ne eksikse eskilerden...
Ne yanlışsa eskilerden...
Ne olmamışsa eskilerden...
Sanki bugünün yöneticileri sadece dünü anlatmak için göreve gelmiştir.
Yıllar geçer, ama sorumluluk bir türlü bugüne uğramaz.
Sonunda üçüncü zarf açılır.
İçindeki cümle kısadır:
"Sen de yerine gelecek olana üç zarf hazırla."
Hikâye burada biter.
En azından anlatılan versiyon budur.
Ben ise bu hikâyeye yıllardır yeni bir bölüm ekliyorum.
Dördüncü zarf...
İçinde sadece şu yazıyor:
"Koltuğu bırakma!"
İşte bütün trajedi de burada başlıyor.
Çünkü koltuk, insanın karakterini sınayan en acımasız eşyadır. Üzerinde otururken herkese küçük görünür. Kalkma vakti gelince Everest'e dönüşür.
İnsan, yıllarca oturduğu koltuğun kendisine ait olduğunu sanmaya başlar. Oysa demokrasi tam da bunun aksini söyler. Hiçbir makamın sahibi yoktur; emanetçisi vardır. Emanetin süresini de ne hatıralar belirler ne de geçmiş hizmetler. Sandık belirler.
İşte sandık bazen çok acımasızdır.
Yıllarca alkışladığını bir gün uğurlayabilir. Yıllarca yetki verdiğini geri alabilir. Demokrasinin en sevmediğimiz tarafı tam da budur.
Kimseye ömür boyu kira sözleşmesi vermez. Ne var ki, siyasette bazı koltukların kullanım kılavuzu farklı yazılmış olmalı.
Kurultay kazanılırsa demokrasi bayramdır. Kurultay kaybedilirse tartışılması gereken kurultayın kendisidir.
Delegeler sizi seçerse iradeleri kutsaldır. Başkasını seçerse yönlendirilmiş, yanıltılmış ya da hata yapmış olurlar.
Sandık sizden yanaysa millî iradedir. Karşınızdaysa soruşturma konusudur.
İşte ironi tam burada başlıyor.
Demokrasiyi savunduğunu söyleyenler, çoğu zaman yalnızca kendi zaferlerini savunuyor.
Çünkü gerçek demokrat olmanın ölçüsü seçim kazanmak değildir. Kaybettiğiniz seçimin sonucuna gösterebildiğiniz saygıdır.
Siyasetin son yıllarda ürettiği en ilginç kavramlardan biri de "arınma" oldu.
Ne kadar masum bir kelime, değil mi?
İlk duyduğunuzda insanın aklına vicdan muhasebesi geliyor.
Oysa uygulamaya bakıyorsunuz...
Arındırılan fikirler değil, insanlar.
Önce eleştirenler...
Sonra farklı düşünenler...
Ardından yeni yönetime destek verenler...
Sonra disiplin dosyaları...
Sonra ihraç talepleri...
Ve bütün bunların adı "Partiyi toparlamak, sakin bir Limana çekmek!" “Seçenin değil de kendisin uhdesinde olan bir Limana çekmek!”
Ne tuhaf...
Birlik adına ayrışmak...
Demokrasi adına tek ses istemek...
Özgürlük adına itirazı susturmak...
Siyasetin sözlüğü gerçekten çok zengindir?
İhraç, "arınma" oluyor, Tasfiye, "yeniden yapılanma" oluyor, sessizlik ise "birlik ve beraberlik." Ne hoş?
Oysa mezarlıklar da sessizdir.
Kimse kimseye itiraz etmez.
Herkes aynı hizadadır.
Ama orada demokrasi yoktur.
Çünkü demokrasi, itirazın yaşadığı, farklı seslerin bir arada kalabildiği, alkış kadar eleştirinin de değer gördüğü yerdir.
Partiler de bunun için vardır. Herkes aynı şeyi söylesin diye değil, farklı düşünenler aynı çatı altında siyaset yapabilsin diyedir.
Bugün dönüp geriye baktığımızda asıl sorunun kişiler olmadığını açıkça görüyoruz.
Sorun, koltuğu emanet mi, yoksa miras mı gördüğümüzdür.
Eğer bir siyasetçi, kaybettiği görevi sandığın dışında yollarla geri aramaya başlıyorsa, artık savunduğu şey demokrasi değildir; koltuğun kendisidir.
Ve o gün, üçüncü zarfın hükmü bitmiş, dördüncü zarf açılmış demektir.
Belki de artık yeni bir zarf hazırlamanın zamanı gelmiştir.
Ben de bu mektubun içine tek cümle yazayım:
"Makamlar gelip geçer. Demokrasi kalır. Eğer seçen iradeye gerçekten inanıyorsan, önce kaybetmeyi öğreneceksin."
Çünkü kaybetmeyi bilmeyenlerin kazandığı hiçbir seçim, demokrasiyi büyütmez.
Sadece koltukların ömrünü uzatır.
