Bir ülkenin nabzı, mutfakta atar. Ama bu nabız yalnızca tenceredeki çorbanın sesi değildir; adaletin terazisinde, özgürlüklerin alanında, kiraların gölgesinde, çevrenin nefesinde de duyulur. Halkın mutfağı daraldıkça, toplumun vicdanı da daralıyor.
Demirel’in o, meşhur sözü hala güncel.
"Boş tencerenin yıkamayacağı iktidar yoktur"
Bugün iktidar sözcüleri kürsülerde hamasetle günü kurtarmaya çalışıyor. Bakan Uraloğlu’nun sözleri hâlâ kulaklarımızda:
“Bizden önce maaşlar bile gecikmeli ödeniyordu, hesabımıza yatıp yatmayacağı endişesi vardı. Hiç olmazsa az da olsa o endişemiz yok.” Oysa böyle bir şey yaşanmadı. Tarihi çarpıtmak, halkın hafızasıyla alay etmekten başka bir şey değil.
Gerçek mutfakta endişe hâlâ var: maaş yetmiyor, pazar filesi dolmuyor, sofrada tabak eksiliyor.
Bir annenin pazardan eli boş dönmesi, bir babanın maaşını yetiremeyişi, bir öğrencinin yemekhanede tabağında boşluk kalması.
Bunlar, iktidarın görmezden geldiği ama halkın her gün yaşadığı gerçeklerdir. “Dünyada kriz var, biz dimdik ayaktayız” deniyor; ama sabahın erken saatinde ekmek kuyruğunda bekleyen insanlar zam haberini duyuyor.
“Gençler bizim geleceğimiz” deniyor; ama öğrencinin tabağında boşluk kalıyor.
Adaletin olmadığı yerde mutfak da boş kalır.
Bugün mahkeme salonlarında hak arayanların sesi kısılıyor, özgürlükler daraltılıyor. İnsan hakları bildirilerde değil, halkın günlük yaşamında ölçülür.
Bir gazetecinin susturulması, bir öğrencinin düşüncesi yüzünden cezalandırılması, bir kadının adalet arayışında kapıların yüzüne kapanması.
Bunlar mutfağın boş tenceresi kadar ağırdır.
Özgürlük, sadece konuşma hakkı değil; korkmadan yaşama hakkıdır. Ama sokakta düşüncesini dile getiren genç gözaltına alınıyor, bir tweet suç sayılıyor. Halkın mutfağında korku var:
“Acaba yarın daha da zorlaşır mı?”
Bir evin mutfağı kirayla başlar. Bugün kiralar maaşların yarısını yutuyor. Elektrik, su, doğalgaz faturaları mutfağın ateşini söndürüyor.
Zamlar sadece fiyat etiketinde değil; halkın ruhunda da yazıyor. Bir baba kasada kartını uzatıyor, “limit yetersiz” uyarısı çıkıyor. Çocuğun gözleri babasına çevriliyor. O bakış, bir ülkenin en ağır eleştirisidir.
Bir toplumun vicdanı, hayvanlara ve çevreye gösterdiği saygıyla ölçülür.
Ama bugün sokak hayvanları sahipsiz, ormanlar talan edilmiş, dereler kurumuş durumda. İktidar sözcüleri “yatırım” diyor, ama yatırımın adı beton. Ağaçlar kesiliyor, göller kurutuluyor, hayvanlar aç bırakılıyor.
Halkın mutfağı boşaldıkça, doğanın da nefesi kesiliyor.
Bugün halkın mutfağı, aslında en büyük muhalefet kürsüsüdür.
Orada ne slogan vardır ne pankart.
Ama kaynayan tencerenin sesi, en gürültülü protestodan daha güçlüdür.
Çünkü sofrada eksilen her lokma, halkın sabrından eksilen bir parçadır.
İktidar sözcüleri hamasetle günü kurtarmaya çalışıyor. Ama halkın mutfağı, günü değil; geleceği görüyor.
Bir ülkenin geleceği, sofradaki ekmekle ölçülür.
Ekmek küçülüyorsa, adalet de küçülüyor, özgürlük de küçülüyor, çevre de küçülüyor. Ve gelecek, halkın mutfağında sessizce tükeniyor.
Demedi demeyin!
