Memleket sofrası kurulmuş.
Masalar dolu, tabaklar boş. Kapıda kocaman bir tabela:
“Her şey yolunda, afiyet olsun!”
Ama içeri giren herkes biliyor ki bu sofrada ekmek yok, umut yok, sadece söz var.
Manavın tezgâhında domates hâlâ kırmızı görünüyor; ne tadı var, ne kokusu. Ama fiyatı ateş gibi yanıyor. Bakkalın rafında ekmek var, ama Hasan Amca’nın tekaüt maaşı yetmiyor. Nasıl yetsin? Maaş daha kapıdan girerken eriyor; elektrik faturasına, pazardaki üç domatese, bir ekmek kuyruğuna. Çorba kaynamıyor, tencere boş.
Mutfakta anne patatesin kabuğunu soyarken içini bulamıyor.
Çocuk soruyor: “Anne, yumurta var mı?”
Anne gülüyor: “Var, ama komşunun buzdolabında.”
İşte gündemin en çıplak hali: mutfak, pazar, boş tabaklar…
Televizyon sabah haberlerinde karabasan gibi aynı ses: operasyonlar, gözaltılar. Sokakta sirenler çalıyor. Belediye başkanı, karısı, damadı…
Bir meclis üyesi sorguda…
Şehirde özgürlük kokusu değil, yanık tencere kokusu dolaşıyor. Herkes birbirine bakıyor: “Bu yemek fazla pişmiş, içinde özgürlük kalmamış.”
Meclis koridorlarında CHP’nin butlan tartışmaları yükseliyor. Kat kat söz, ama içi boş. Bir gün “temizlik” bahanesiyle fırına verilmiş, ertesi gün “butlan” sosuyla geri getirilmiş. Masadakiler soruyor:
“Bu börekten kim doyacak?”
Parti içindeki tartışmalar, mutfaktaki boş tencereden farksız.
Adalet sofranın en acı yemeği. Mahkeme salonları mutfak gibi; kararlar pişmeden servis ediliyor. Hak arayanın önüne boş tabakta sadece sıcak su konuyor. Garson gülümseyerek açıklıyor: “Efendim, tarif değişti. Artık adalet yerine prosedür kullanıyoruz.”
Ekonomi masasında enflasyonun dumanı yükseliyor. TÜİK yine sahibinin sesi; aynı şarkıyı çalıyor. Resmî tabloda yüzde on, manavın tezgâhında yüzde yüz.
Vergiler sofraya yeni baharat gibi ekleniyor; her lokmada acı daha da artıyor. Asgari ücret pilavı ilk başta dolu görünüyordu, ama sıcakla birlikte buhar olup uçtu.
Tabakta sadece boşluk kaldı. Hasan Amca başını sallıyor: “Benim maaşım bu pilavı bile almıyor.”
Ara seçim tatlısı masalara dağıtılıyor. Görünüşü şatafatlı, üzeri kremayla süslenmiş. Ama kaşığı daldırınca içi boş çıkıyor. Müşteriler birbirine bakıyor: “Tatlı mı bu, yoksa kandırmaca mı?”
Salonun en arka köşesinde NATO toplantısı var. Bayraklar asılmış, masalar süslenmiş. Meze tabakları dolu görünüyor, ama doyurucu hiçbir şey yok.
Garson açıklıyor: “Efendim, bu tabak sadece gösteri amaçlıdır, yiyemezsiniz.” Masadakiler fısıldıyor: “Bu meze bizim karnımızı doyurmaz, ama masayı süsler.”
NATO toplantısı var, Ankara tatilde! Sokaklar boş, gündem ağır. Bir yanda milyarlarca harcama, diğer yanda mutfağında yangın yaşayan halk.
Devletin vitrini ışıl ışıl, ama evlerin içi karanlık! Bir taraf “uluslararası prestij” derken, diğer taraf “yaşam mücadelesi” veriyor.
Ve bütün bu sahnelerin ortasında biz oturuyoruz. Masada boş tabaklar, yanık kokusu, eksik malzemeler. Tatil hayali bile sofraya konulamıyor; çünkü yol parası, otel parası, deniz kenarında bir simit bile artık lüks. Çevre desen, sofranın dışındaki bahçede ağaçlar kesilmiş, gökyüzü gri.
Kapıda hâlâ aynı tabela: “Her şey yolunda, afiyet olsun!”
Ama içeridekiler birbirine bakıyor: — “Afiyet mi? Daha ekmek bile yok ortada.”
“Adaletin, üretimin, eğitimin ekonomik özgürlüğün olmadığı her yerde, harcanan milyarlar da, yapılan toplantılar da boş bir gösteriden ibaret kalır.”
