Masaya bir bardak çay geliyor.
Yanına iki simit...
Garson hesabı bırakıyor.
Masanın üzerindeki 200 liralık banknot, sanki kısa bir tereddüt yaşıyor. Bir zamanlar alışveriş torbalarını dolduran, aile bütçesine nefes aldıran o para, bugün en mütevazı sofralarda bile hesabını yapmak zorunda kalıyor.
Alın size ülkemizin ekonomisinin kısa özeti...
Aslında bu sadece 200 liranın hikâyesi değil.
Bu; emeklinin, işçinin, memurun, esnafın, öğrencinin ve dar gelirli milyonların hikâyesidir.
Çünkü bazen bir ülkenin ekonomisini anlatan en doğru grafik, masanın üzerindeki bir banknottur. Bazen en gerçek istatistik, emeklinin cüzdanıdır. Bazen de bir bardak çay ile iki simit, koskoca bir ülkenin nasıl değiştiğinin en çarpıcı özetidir.
Geçenlerde pazar alışverişi yaparken mahallemizin emektar sakinlerinden emekli Ahmet Amca ile karşılaştım...
İşte asıl sorun burada başlıyor?
Geçenlerde pazar alışverişi yaparken mahallemizin emektar sakinlerinden emekli Ahmet Amca ile karşılaştım. Hal hatır sorduktan sonra ayaküstü sohbete daldık.
"Evladım," dedi. "Ben tek başıma yaşıyorum, üstelik kiracıyım. 2004 yılının Haziran ayında 542 lira emekli maaşıyla emekli oldum. Ev kiram 100 liraydı. Apartman aidatım 25 lira, diğer aylık giderlerim de yaklaşık 25 liraydı. Bu zorunlu harcamaları yaptıktan sonra cebimde yaklaşık 400 lira kalıyordu.
O parayla her hafta pazar alışverişimi yapıyor, arkadaşlarımla ayda birkaç kez dışarıda yemek yiyebiliyor, beğendiğim bir gömleği ya da ayakkabıyı alabiliyor, her yıl da rahatlıkla tatile çıkabiliyordum."
Bir an sustu.
Yüzündeki tebessüm kayboldu. Gözlerini yere indirerek konuşmaya devam etti:
"Bugün emekli maaşım 22 bin 300 lira. Ama ev kiram 26 bin 125 lira. Aidatım 3 bin 500 lira. Elektrik, su, doğal gaz, telefon ve diğer zorunlu giderlerim de yaklaşık 5 bin lira. Daha maaş hesabıma yatmadan yaklaşık 9 bin lira eksideyim.
Bir de şunu unutma evladım... Ben emekli olduğum gün 542 lira yaklaşık 416 dolar ediyordu. Bugün aynı alım gücünü koruyabilseydi, emekli maaşımın 100 bin liranın üzerinde olması gerekirdi.
Şimdi söyle bana...
Ben nasıl yaşayacağım?"
Ahmet Amca'nın anlattıkları yalnızca onun hikâyesi değil; milyonlarca emeklinin, dar gelirlinin ve asgari ücretlinin ortak hikâyesidir.
Paranın üzerindeki rakam büyüdü.
Ama değeri küçüldü.
Eskiden alışveriş torbalarını dolduran banknotlar, bugün bir bardak çay ile bir simidin hesabını yapıyor. Bir zamanlar önemli bir para sayılan 200 lira, artık çoğu yerde mütevazı bir ikramın bile bedelini karşılamakta zorlanıyor, mekânlar da bahşiş olmaktan utanıyor.
Bütün bunlara rağmen ekranlarda hâlâ büyüme rakamları anlatılıyor. Oysa vatandaşın gördüğü; küçülen sofralar, boşalan pazar fileleri ve ay sonunu getirme telaşıdır.
Ekonomi yalnızca büyüme oranları değildir.
Ekonomi; emeklinin ilacını alıp alamamasıdır.
İşçinin maaşının ay sonuna yetip yetmemesidir.
Annenin pazarda çocuğuna meyve alırken fiyat etiketine iki kez bakmasıdır.
Üniversite mezunu bir gencin geleceğini başka ülkelerde aramaya başlamasıdır.
Ama mesele artık yalnızca ekonomi de değildir.
Ekonomi, hukuk ve demokrasi birbirinden bağımsız düşünülemez. Hukuka olan güven sarsıldığında yatırımcı beklemeye geçer, üretici frene basar, vatandaş ise geleceğini planlayamaz. Güven duygusunun aşındığı bir ülkede bunun bedeli yalnızca mahkeme salonlarında değil; çarşıda, pazarda ve mutfakta da ödenir.
Son yıllarda yaşanan siyasi gerilimler, muhalefete yönelik adli süreçler, belediye başkanları hakkındaki soruşturmalar ve tutuklamalar kamuoyunda geniş tartışmalara yol açtı. İktidar bunların hukukun gereği olduğunu savunurken, muhalefet bunları siyasi baskı olarak değerlendiriyor. Hangi görüş benimsenirse benimsensin, toplumun adalet sistemine duyduğu güvenin güçlendirilmesi, demokratik hayatın sağlığı açısından büyük önem taşıyor.
Çünkü adalet yalnızca mahkeme salonlarında dağıtılmaz.
Adalet; emeklinin maaşında, işçinin ücretinde, çiftçinin ürününde, öğrencinin eğitiminde ve vatandaşın geleceğe duyduğu güvende de hissedilir.
Bir ülkenin itibarı; gösterişli binalarla, uzun araç konvoylarıyla, alkışlarla ya da meydanlardaki kalabalıklarla ölçülmez.
Gerçek itibar; vatandaşının cebindeki paranın değeriyle, hukuk sistemine duyduğu güvenle, özgürce konuşabilmesiyle ve çocuklarının yarınlara umutla bakabilmesiyle ölçülür.
Bugün vatandaşın gündemi etin kokusu değil, etin fiyatıdır.
Gündemi büyük nutuklar değil, ödenemeyen kiralardır.
Gündemi gösterişli törenler değil, boşalan pazar filesidir.
Yoksulluk; afişlerle, sloganlarla ya da propaganda ile gizlenemez.
Çünkü gerçek hayat ekranlarda değil...
Pazarda yazıyor.
Kasapta yazıyor.
Manavda yazıyor.
Eczanede yazıyor.
Ve en çok da emeklinin cüzdanında yazıyor.
Bugün 200 liranın bir bardak çay ve iki simitle verdiği mücadele, aslında Türkiye'nin ekonomik, hukuki ve toplumsal fotoğrafının küçük ama son derece çarpıcı bir özetidir.
Ahmet Amca'nın son cümlesi ise belki de bütün bu yazının en güçlü özeti oldu:
"Evladım... Eskiden maaşımı alınca nasıl yaşayacağımı planlardım. Şimdi maaşım yatmadan hangi faturayı ödeyemeyeceğimi hesaplıyorum."
Ve insan ister istemez şu soruyu soruyor:
Sorun gerçekten vatandaşın beklentileri mi büyüdü?
Yoksa, yıllardır küçülen; cebimizdeki paranın değeri, hukuka olan güvenimiz ve geleceğe dair umudumuz mu?
