Hamdi Özdemir
Köşe Yazarı
Hamdi Özdemir
 

Mevsim Yaz

  “Bazen siyasetin dar koridorlarından çıkıp insana dair böylesine sıcak ve içten yazılara sığınmak, sanırım hepimize iyi gelir, sanırım.” Yazın bir kokusu vardı. Şimdiki gibi değildi. Şimdi mevsimler geliyor da insanın ruhuna uğramadan geçip gidiyor, farkında bile olamıyoruz. O zamanlar yaz, önce kiraz ağaçlarına uğrar, ardından iğde ağaçlarının dallarına yerleşirdi. Sonra da oralardan kurtulup sokaklara taşar, açık pencerelerden evlerimizin içine kadar girerdi. Muhteşem iğde kokuları yastıklara, perdelere, duvarlara ve insanların seslerine kadar siner; bütün mahalleyi görünmez bir büyü gibi sarardı. Ben o kokuyu duyunca yazın geldiğini anlardım. Takvime bakmaya gerek yoktu. Mahalle söylerdi. Sabahları erkenden uyanırdım. Daha güneş bütün sokağı ele geçirmeden, balkonlardan saksılar görünürdü. Fesleğenler, sardunyalar, annelerin telaşı, babaların işe yetişme hâli... Sonra sesler başlardı. Bir çocuğun kahkahası... Uzakta bir kapının kapanışı... Ayakkabıcı Cemal ağabeyin örsüne inen çekicin sesi... Mahalle yavaş yavaş nefes almaya başlardı. O zamanlar pek farkında değildim. İnsan, yaşadığı günlerin kıymetini yaşarken bilmiyor. Her şey sonsuza kadar sürecek sanıyor. Feridun amca hep söylenecek, Salih Albay hep terazinin başında Esma abla ile tartışacak, Mevlüt amcanın dükkânından hep aynı sabun kokusu gelecek sanıyordum. Meğer hiçbir şey kalmıyormuş. Bir gün dönüp baktığında, insanın avucunda yalnız sesler kalıyormuş. Bazı yaz sabahları Uğur abiyle karşılaşırdık. Geceden kalma gözleriyle imam efendiyi görünce gülümserdi. "Sabah şerifleriniz hayrola imam efendi..." İmam efendi başını eğip hafifçe tebessüm eder, “Süpanallah, süpanallah, der ve yürür giderdi” O küçücük konuşmanın içinde bile koca bir mahalle vardı. Şimdi düşününce anlıyorum. İnsanlar birbirlerini seviyor ve saygıyla karşılıyormuş? Belki bunu söylemiyorlardı. Belki sarılmıyorlardı. Ama birbirlerinin hayatların da önemli yer tutuyorlardı. Aslın da sevginin her zaman kelimelere ihtiyacı yokmuş. Bir bakış, bir mimik bile her şeyi anlatıyormuş. Akşam olunca balkonlar dolardı. Gün boyunca güneşin altında yorulan insanlar, serinleyen havayla birlikte dışarı taşardı. Birinin radyosundan türkü gelirdi. Bir başkasının çay kaşığı bardakta şıngırdardı. Çocuklar hâlâ sokaktaydı. Anneler seslenir, çocuklar duymazdan gelirdi. Çünkü yaz akşamları eve girmek, bir masalın ortasında kitabı kapatmak gibi gelirdi bize. En çok da o akşamları özlüyorum. Çünkü insan yaş aldıkça günleri değil, sesleri özlüyor. Bir sesin yokluğu, bazen bir insanın yokluğundan daha ağır geliyor. Babamı o yazların birinde bir anıyla hatırlıyorum. Yaz tatilinde köye gidecektik. Saçlarım öylesine uzatmıştım ki omuzlarıma kadar dökülüyordu. Babam bir süre bana baktı, sonra ciddi bir sesle: “Oğlum, saçını kestir. Yoksa seni köye götüremem,” dedi. Direnmek istedim ama köye gitmek önemliydi. Çaresizce, söylene söylene berber Mevlüt Amca'nın koltuğuna teslim oldum. O gün kesilen sadece saçlarım değildi; çocukça heveslerimden de biraz eksilmişti. Yıllar sonra anladım ki babamın derdi saç değildi. Köyde birilerinin beni görüp, “Bu kimin kızı?” diye sormasından çekinmişti. O zaman buna içerlemiştim. Şimdi düşündükçe gülümsüyorum da ne yaman bir çeliş ki! Çünkü babamın o mahcubiyetinin içinde bile bana dair bir sahip çıkış vardı. Sonra Mevlüt amcanın dükkânına gittik. O dükkânı bugün gözüm kapalı bile olsa bulabilirim. Sabun kokusunu, eski aynalarını, sandalyenin gıcırdayışını. Hepsini hatırlıyorum. "Oğlum, biraz düzelteceğiz," dedi. Makas çalışmaya başladı. Bir ara kulağıma eğildi: "Uzun saç günahtır oğlum. Baban haklı." Ben daha ne olduğunu anlamadan saçlarım yerlere düşüyordu. Aynaya baktığımda sanki başka bir çocuk oturuyordu karşımda. O gün canım sıkılmıştı. Ama şimdi ne zaman hatırlasam içim ısınıyor. Çünkü insan bazı hatıraların değerini yaşarken değil, kaybettikten sonra anlıyor. Şimdi o mahalle yok. Belki evleri duruyordur. Belki sokakları da yerindedir. Ama mahalle başka bir şeydi. Mahalle, insanların birbirinin hayatına dokunmasıydı. Bir selamın kapı açmasıydı. Bir çocuğun bütün sokak tarafından tanınmasıydı. Bir annenin başka bir çocuğa da kendi evladı gibi kızabilmesiydi. Biz o mahallede büyümedik sadece. Birbirimizin içinde büyüdük. Ve yıllar sonra anladım ki insan en çok çocukluğunu değil, çocukluğuna şahitlik eden insanları özlüyor. İğde ağaçları çoktan yaşlandı belki. Mevlüt amca gitti. Bazı evler yıkıldı. Bazı sesler sustu. Ama sıcak bir yaz akşamında rüzgâr ansızın yüzüme dokunduğunda, içimde hâlâ o sokak canlanıyor. Bir çocuk topun peşinden koşuyor. Bir yerden çekiç sesi geliyor. Bir balkon ışığı yanıyor. Babam beni çağırıyor. Ve ben, yıllardır dönemediğim o yazın içinde, bir anlığına yeniden çocukluğuma ve mahalleme dönmek istiyorum.  
Ekleme Tarihi: 08 Haziran 2026 -Pazartesi

Mevsim Yaz

 

“Bazen siyasetin dar koridorlarından çıkıp insana dair böylesine sıcak ve içten yazılara sığınmak, sanırım hepimize iyi gelir, sanırım.”

Yazın bir kokusu vardı.

Şimdiki gibi değildi. Şimdi mevsimler geliyor da insanın ruhuna uğramadan geçip gidiyor, farkında bile olamıyoruz.

O zamanlar yaz, önce kiraz ağaçlarına uğrar, ardından iğde ağaçlarının dallarına yerleşirdi. Sonra da oralardan kurtulup sokaklara taşar, açık pencerelerden evlerimizin içine kadar girerdi. Muhteşem iğde kokuları yastıklara, perdelere, duvarlara ve insanların seslerine kadar siner; bütün mahalleyi görünmez bir büyü gibi sarardı.

Ben o kokuyu duyunca yazın geldiğini anlardım.

Takvime bakmaya gerek yoktu.

Mahalle söylerdi.

Sabahları erkenden uyanırdım. Daha güneş bütün sokağı ele geçirmeden, balkonlardan saksılar görünürdü. Fesleğenler, sardunyalar, annelerin telaşı, babaların işe yetişme hâli...

Sonra sesler başlardı.

Bir çocuğun kahkahası...

Uzakta bir kapının kapanışı...

Ayakkabıcı Cemal ağabeyin örsüne inen çekicin sesi...

Mahalle yavaş yavaş nefes almaya başlardı.

O zamanlar pek farkında değildim.

İnsan, yaşadığı günlerin kıymetini yaşarken bilmiyor. Her şey sonsuza kadar sürecek sanıyor.

Feridun amca hep söylenecek, Salih Albay hep terazinin başında Esma abla ile tartışacak,

Mevlüt amcanın dükkânından hep aynı sabun kokusu gelecek sanıyordum.

Meğer hiçbir şey kalmıyormuş.

Bir gün dönüp baktığında, insanın avucunda yalnız sesler kalıyormuş.

Bazı yaz sabahları Uğur abiyle karşılaşırdık.

Geceden kalma gözleriyle imam efendiyi görünce gülümserdi.

"Sabah şerifleriniz hayrola imam efendi..."

İmam efendi başını eğip hafifçe tebessüm eder, “Süpanallah, süpanallah, der ve yürür giderdi”

O küçücük konuşmanın içinde bile koca bir mahalle vardı. Şimdi düşününce anlıyorum. İnsanlar birbirlerini seviyor ve saygıyla karşılıyormuş? Belki bunu söylemiyorlardı. Belki sarılmıyorlardı. Ama birbirlerinin hayatların da önemli yer tutuyorlardı.

Aslın da sevginin her zaman kelimelere ihtiyacı yokmuş. Bir bakış, bir mimik bile her şeyi anlatıyormuş.

Akşam olunca balkonlar dolardı.

Gün boyunca güneşin altında yorulan insanlar, serinleyen havayla birlikte dışarı taşardı. Birinin radyosundan türkü gelirdi. Bir başkasının çay kaşığı bardakta şıngırdardı.

Çocuklar hâlâ sokaktaydı. Anneler seslenir, çocuklar duymazdan gelirdi.

Çünkü yaz akşamları eve girmek, bir masalın ortasında kitabı kapatmak gibi gelirdi bize.

En çok da o akşamları özlüyorum.

Çünkü insan yaş aldıkça günleri değil, sesleri özlüyor.

Bir sesin yokluğu, bazen bir insanın yokluğundan daha ağır geliyor.

Babamı o yazların birinde bir anıyla hatırlıyorum.

Yaz tatilinde köye gidecektik. Saçlarım öylesine uzatmıştım ki omuzlarıma kadar dökülüyordu. Babam bir süre bana baktı, sonra ciddi bir sesle:

“Oğlum, saçını kestir. Yoksa seni köye götüremem,” dedi. Direnmek istedim ama köye gitmek önemliydi.

Çaresizce, söylene söylene berber Mevlüt Amca'nın koltuğuna teslim oldum. O gün kesilen sadece saçlarım değildi; çocukça heveslerimden de biraz eksilmişti.

Yıllar sonra anladım ki babamın derdi saç değildi. Köyde birilerinin beni görüp, “Bu kimin kızı?” diye sormasından çekinmişti.

O zaman buna içerlemiştim.

Şimdi düşündükçe gülümsüyorum da ne yaman bir çeliş ki! Çünkü babamın o mahcubiyetinin içinde bile bana dair bir sahip çıkış vardı.

Sonra Mevlüt amcanın dükkânına gittik.

O dükkânı bugün gözüm kapalı bile olsa bulabilirim. Sabun kokusunu, eski aynalarını, sandalyenin gıcırdayışını.

Hepsini hatırlıyorum.

"Oğlum, biraz düzelteceğiz," dedi. Makas çalışmaya başladı.

Bir ara kulağıma eğildi: "Uzun saç günahtır oğlum. Baban haklı."

Ben daha ne olduğunu anlamadan saçlarım yerlere düşüyordu. Aynaya baktığımda sanki başka bir çocuk oturuyordu karşımda.

O gün canım sıkılmıştı.

Ama şimdi ne zaman hatırlasam içim ısınıyor.

Çünkü insan bazı hatıraların değerini yaşarken değil, kaybettikten sonra anlıyor.

Şimdi o mahalle yok. Belki evleri duruyordur. Belki sokakları da yerindedir.

Ama mahalle başka bir şeydi.

Mahalle, insanların birbirinin hayatına dokunmasıydı.

Bir selamın kapı açmasıydı. Bir çocuğun bütün sokak tarafından tanınmasıydı. Bir annenin başka bir çocuğa da kendi evladı gibi kızabilmesiydi.

Biz o mahallede büyümedik sadece. Birbirimizin içinde büyüdük.

Ve yıllar sonra anladım ki insan en çok çocukluğunu değil, çocukluğuna şahitlik eden insanları özlüyor.

İğde ağaçları çoktan yaşlandı belki.

Mevlüt amca gitti.

Bazı evler yıkıldı.

Bazı sesler sustu.

Ama sıcak bir yaz akşamında rüzgâr ansızın yüzüme dokunduğunda, içimde hâlâ o sokak canlanıyor.

Bir çocuk topun peşinden koşuyor. Bir yerden çekiç sesi geliyor. Bir balkon ışığı yanıyor.

Babam beni çağırıyor.

Ve ben, yıllardır dönemediğim o yazın içinde, bir anlığına yeniden çocukluğuma ve mahalleme dönmek istiyorum.

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.