“Genel-Ev”
“Küçük bir kasabada, caminin tam karşısındaki arazinin sahibi, arsasına bir genel-ev yaptırmaya karar verir.
İmam ve cemaat buna şiddetle karşı çıkar. Ancak arazi adamındır, yapılan iş de yasalar çerçevesindedir ve hukukidir. Hukuken engelleyemeyince imamın öncülüğünde cami cemaati her gün genel-evin yapılmaması için dua etmeye, hatta beddua etmeye başlarlar.
İnşaat ilerler...
Açılışa birkaç gün kala şiddetli bir fırtına çıkar. Genelevin üzerine yıldırım düşer ve bina yerle yeksan olur.
İmam ve cemaat olanlardan memnundurlar, keyiflerine diyecek yoktur.
İnşaatı yıldırım marifetiyle yıkılan genelev sahibi ise soluğu mahkemede alır.
İmam ve cemaatin duaları ve bedduaları nedeniyle binasının yıkıldığını ileri sürerek tazminat davası açar.
İmam ve cemaat ise savunmalarında buna şiddetle itiraz ederler:
“Bizim bu olayla hiçbir dahlimiz yoktur. Bir duanın yıldırım düşürüp bina yıkabileceği iddiasını da kabul etmiyoruz!”
Mahkeme günü gelir.
Hâkim dosyayı uzun uzun inceler. Bir genelev sahibine bakar, bir imama ve cemaate.
Sonunda başını kaldırır, der ki:
“Doğrusu nasıl hüküm vereceğimi ben de bilemiyorum. Ama dosyaya bakılırsa ortada tuhaf bir durum var:
Bir tarafta duanın gücüne inanan bir genelev sahibi, diğer tarafta ise kendi ettiği duanın gücüne inanmayan bir imam ve cemaat var!”
Kıssadan Hisse...
Aslında bu hikâye bize hiç yabancı değil.
Bugün siyasete baktığımızda da benzer bir manzarayla karşılaşıyoruz.
Dün bir partiyi ülkenin bütün sorunlarının sorumlusu ilan edenler, bugün o partinin rozetini göğsüne takabiliyor.
Dün meydanlarda birbirlerine söylemedik söz bırakmayanlar, bugün aynı kürsüde yan yana gülümseyebiliyor.
Dün “Bu partiye geçmek siyasi ahlaksızlıktır!” diyenler, kendi partilerine milletvekili veya belediye başkanı geçtiğinde bunu “milletin iradesine dönüş” diye alkışlayabiliyor.
Dün rakip partiden yapılan milletvekili transferine “milli iradeye darbe” deniliyor; bugün aynı transfer kendi partisine yapılınca “siyasi tercih özgürlüğü” oluyor.
Dün başka partiye geçen belediye başkanı için “halkın oyuna ihanet etti” deniliyor; bugün kendi saflarına geçen belediye başkanı için tören düzenlenip rozet takılıyor.
Dün söylenen sözlerin videoları hâlâ ortada dururken, bugün tam tersini söylemekten kimse çekinmiyor.
Üstelik yüzler hiç kızarmıyor.
Çünkü siyasette artık sözün doğruluğundan çok, söylendiği gün kimin işine yaradığına bakılıyor.
İlke aynı ilke...
Ama parti değişince yorumu değişiyor.
Adam aynı adam...
Ama rozet değişince sıfatı değişiyor.
Dün “hain” olan bugün “değerli siyasetçi”,
dün “satılmış” olan bugün “memleket sevdalısı”,
dün “siyasi ahlaksızlık” olan bugün “demokratik tercih”,
dün “irade gaspı” olan bugün “halkın teveccühü” oluveriyor.
Demek ki sorun eylemin kendisinde değilmiş.
Kimin yaptığı ve kimin işine yaradığıymış!
Tıpkı hikâyedeki imam ve cemaat gibi.
Yıldırım düşmeden önce duanın gücüne inanıyorlar.
Mahkeme kapısına gelince inanmıyorlar.
Bugünün siyasetinde de koltuk uzaktayken ilkeler çok kıymetli; koltuk yaklaşınca hafıza biraz zayıflıyor.
İdeoloji esniyor.
Sözler unutuluyor.
Dünün kırmızı çizgileri bugünün halısına dönüşüyor.
Sonra da hep birlikte o halının üzerinde yürüyüp buna “siyasetin gereği” diyoruz.
Belki de bugün bir hâkim çıkıp siyaset meydanındaki bütün eski konuşmaları, yeni açıklamaları, parti rozetlerini ve transferleri önüne koysa o da aynı şaşkınlıkla şöyle derdi:
“Dosyayı inceledim ama kimin neye inandığını anlayamadım.
Çünkü herkes muhalefette başka şeye, iktidara veya koltuğa yaklaşınca başka şeye inanıyor!”
Kıssadan asıl hisse de budur:
Siyasette insanın ne söylediğini anlamak için bazen ağzına değil, oturduğu koltuğa bakmak gerekiyor.
