Hamdi Özdemir
Köşe Yazarı
Hamdi Özdemir
 

Hiçbir Kayyumun Teslim Alamayacağı Tek Şey Halkın İradesidir.

İki buçuk yıl boyunca pusuda bekledi. Onlarca belediye başkanı gözaltına alındı, tutuklandı. Seçilmiş insanlara kelepçeler takıldı. Bürokratlara, partililere, gençlere hukuksuz soruşturmalar açıldı. Şafak baskınları yapıldı. İftiralar atıldı, itirafçılar hazırlandı. İnsanlar aylarca cezaevlerinde tutuldu, tutuluyor… Türkiye’de artık yalnızca insanlar değil, demokrasi fikri de yargılanıyordu. Çünkü mesele birkaç belediye başkanı ya da birkaç dava değildi. Mesele; sandığın anlamının, halkın verdiği oyun değerinin ve seçilmiş iradenin ne kadar korunacağıydı. Tam da bu yüzden CHP’ye yönelik süreç, sıradan bir parti içi tartışma olarak görülemezdi. Ortada doğal bir siyasi rekabetten çok; yargı üzerinden şekillenen siyasal bir müdahale vardı. Önce kurultayda delegelerin oyuyla seçilmiş meşru yönetim, hukuki tartışmalar üzerinden tartışmalı hâle getirildi. Siyasetin çözmesi gereken meseleler mahkeme salonlarına taşındı. Ve böylece halkın iradesi yerine, iktidar medyasının siyasi hukuk yorumları konuşulmaya başlandı. Sadece iktidar medyası mı? Hayır! CHP’li görünümlü yeni Ali Kemaller de aynı koroya katıldı. Kuşatma hem içeriden hem dışarıdan büyütüldü. İntikam… İntikam… Tam da bu süreçte, yıllar önce duyduğum bir söz yeniden zihnimde yankılandı. Bir gün sosyal medyada Enver Aysever’in bir videosuna rastlamıştım. Kemal Kılıçdaroğlu hakkında şöyle diyordu: “Kılıçdaroğlu kinci bir kişiliktir.” İlk duyduğumda öfkelenmiştim. “Yok artık” demiştim kendi kendime. Çünkü Aysever’i hep sert konuşan, sivri eleştiriler yapan biri olarak görürdüm. Hatta içimden şöyle geçirmiştim: “Bu kadar da ağır olunmaz. Sonuçta yıllarca büyük baskılar altında siyaset yaptı.” Ama zaman geçti. Önce sessizlikler geldi. Sonra üstü kapalı mesajlar. Ardından kurultayın meşruiyetini tartışmaya açan çıkışlar. Ve en sonunda yargı üzerinden şekillenen süreçler. Her olaydan sonra Aysever’in o cümlesi yeniden kulağımda çınladı. Ve insan bazen istemeyerek hak veriyor. Çünkü bir siyasi liderin kişisel kırgınlığı, ülkenin en büyük muhalefet partisinin üzerine çöken bir gölgeye dönüşmemeliydi. Asıl kırılma buydu. Demokrasilerde siyasi meşruiyetin kaynağı mahkeme koridorları değil, sandıktır. Bir partinin yönetimini değiştirecek olan şey; seçmenin, üyenin ve delegenin iradesidir. Yargının siyasetin yerine geçtiği her yerde demokrasi zayıflar, vesayet büyür. CHP’ye dönük süreçte toplumun geniş kesimlerinde oluşan rahatsızlık da tam olarak buydu. Bir yanda sürekli “hukuk devleti” söylemi üretilirken, diğer yanda seçilmiş iradelerin peş peşe etkisizleştirilmesi; Türkiye’de adalet duygusunu daha da aşındırdı. Önce belediyeler hedef alındı. Sonra parti kadroları. Ardından doğrudan CHP’nin meşru yönetimi tartışmaya açıldı. Ve tartışmalı butlan kararı sonrasında, genel merkezin meşru olmayan yönetim marifetiyle polis gücüyle Türkiye’nin hafızasına kazınan o görüntüler ortaya çıktı. CHP Genel Merkezi’nin kapıları kırıldı. Koridorlar karıştı. Camlar parçalandı. Binanın içine polis müdahalesi yapıldı. Gaz sıkıldı. İnsanlar nefes almakta zorlandı. Bir siyasi partinin genel merkezi yalnızca beton bir bina değildir. Orası milyonlarca yurttaşın oyunun, umudunun ve demokratik temsil hakkının simgesidir. Bu yüzden yaşananlar yalnızca fiziksel bir müdahale değildi. Bu görüntüler, Türkiye’de siyasetin giderek hukuk eliyle dizayn edilmeye çalışıldığına dair derin bir kaygının fotoğrafıydı. Çünkü demokratik sistemlerde iktidarlar seçimle gelir, seçimle gider. Muhalefet partileri de yine parti içi demokratik süreçlerle değişir. Eğer seçilmiş yönetimler yargı kararlarıyla işlevsiz hâle getirilmeye başlanırsa; orada yalnızca bir parti değil, doğrudan demokrasi zarar görür. Kılıçdaroğlu; 2023 kurultayındaki yenilgiyi kabullenmek yerine süreci farklı mecralara taşımanız; ne yazık ki zaten ağır baskı altında bulunan CHP’nin daha büyük bir kuşatma içine sürüklenmesine neden oldu. Oysa bugün ihtiyaç duyulan şey kişisel hesaplaşmalar değil; halkın iradesine sahip çıkacak ortak bir demokratik duruştu. Çünkü mesele artık kişiler değil. Mesele; Atatürk’ün kurduğu partinin, halkın oyuyla şekillenmiş meşru iradesinin korunup korunamayacağıdır. Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu, İsmet İnönü’nün devlet aklıyla büyüttüğü, Bülent Ecevit’in halkın umuduyla buluşturduğu çınar; bugün hâlâ milyonların demokrasi umudunu temsil ediyor. Ve o umut kolay kolay teslim alınamaz. Çünkü halk iradesi bazen baskıyla susturulabilir. Bazen geciktirilebilir. Bazen yargı kararlarıyla kuşatılabilir. Ama tamamen yok edilemez. Tarih bunu defalarca gösterdi. Bugün kayyum anlayışıyla, yargı baskısıyla, siyasi müdahalelerle yön vermek isteyenler olabilir. Ama yarın yine halk konuşacaktır. Çünkü hiçbir güç, hiçbir baskı, hiçbir kayyum; halkın iradesini sonsuza kadar teslim alamaz. Ve tarih; hukuku siyasetin sopasına dönüştürenleri değil, demokrasiye rağmen değil demokrasiyle yürüyenleri hatırlayacaktır. Not: Dün, Özgür Özel “Meclis’e yürümek üzere, geri dönmek üzere çıkıyorum” diyerek genel merkezden ayrıldı. Ardından coşkulu kalabalıklarla birlikte Milli Egemenlik Parkı’nda yaptığı manifesto konuşması, gösterdi ki; baskılar büyüse de halkın demokrasi talebi hâlâ dimdik ayakta. Çünkü bazen bir meydanda yükselen ses, mahkeme salonlarından daha güçlüdür.
Ekleme Tarihi: 25 Mayıs 2026 -Pazartesi

Hiçbir Kayyumun Teslim Alamayacağı Tek Şey Halkın İradesidir.

İki buçuk yıl boyunca pusuda bekledi.

Onlarca belediye başkanı gözaltına alındı, tutuklandı.
Seçilmiş insanlara kelepçeler takıldı.
Bürokratlara, partililere, gençlere hukuksuz soruşturmalar açıldı.
Şafak baskınları yapıldı.
İftiralar atıldı, itirafçılar hazırlandı.

İnsanlar aylarca cezaevlerinde tutuldu, tutuluyor…

Türkiye’de artık yalnızca insanlar değil, demokrasi fikri de yargılanıyordu.

Çünkü mesele birkaç belediye başkanı ya da birkaç dava değildi.
Mesele; sandığın anlamının, halkın verdiği oyun değerinin ve seçilmiş iradenin ne kadar korunacağıydı.

Tam da bu yüzden CHP’ye yönelik süreç, sıradan bir parti içi tartışma olarak görülemezdi.

Ortada doğal bir siyasi rekabetten çok; yargı üzerinden şekillenen siyasal bir müdahale vardı.

Önce kurultayda delegelerin oyuyla seçilmiş meşru yönetim, hukuki tartışmalar üzerinden tartışmalı hâle getirildi.
Siyasetin çözmesi gereken meseleler mahkeme salonlarına taşındı.

Ve böylece halkın iradesi yerine, iktidar medyasının siyasi hukuk yorumları konuşulmaya başlandı.

Sadece iktidar medyası mı?

Hayır!

CHP’li görünümlü yeni Ali Kemaller de aynı koroya katıldı.
Kuşatma hem içeriden hem dışarıdan büyütüldü.

İntikam…
İntikam…

Tam da bu süreçte, yıllar önce duyduğum bir söz yeniden zihnimde yankılandı.

Bir gün sosyal medyada Enver Aysever’in bir videosuna rastlamıştım.
Kemal Kılıçdaroğlu hakkında şöyle diyordu:

“Kılıçdaroğlu kinci bir kişiliktir.”

İlk duyduğumda öfkelenmiştim.

“Yok artık” demiştim kendi kendime.

Çünkü Aysever’i hep sert konuşan, sivri eleştiriler yapan biri olarak görürdüm.
Hatta içimden şöyle geçirmiştim:

“Bu kadar da ağır olunmaz. Sonuçta yıllarca büyük baskılar altında siyaset yaptı.”

Ama zaman geçti.

Önce sessizlikler geldi.
Sonra üstü kapalı mesajlar.
Ardından kurultayın meşruiyetini tartışmaya açan çıkışlar.
Ve en sonunda yargı üzerinden şekillenen süreçler.

Her olaydan sonra Aysever’in o cümlesi yeniden kulağımda çınladı.

Ve insan bazen istemeyerek hak veriyor.

Çünkü bir siyasi liderin kişisel kırgınlığı, ülkenin en büyük muhalefet partisinin üzerine çöken bir gölgeye dönüşmemeliydi.

Asıl kırılma buydu.

Demokrasilerde siyasi meşruiyetin kaynağı mahkeme koridorları değil, sandıktır.

Bir partinin yönetimini değiştirecek olan şey; seçmenin, üyenin ve delegenin iradesidir.

Yargının siyasetin yerine geçtiği her yerde demokrasi zayıflar, vesayet büyür.

CHP’ye dönük süreçte toplumun geniş kesimlerinde oluşan rahatsızlık da tam olarak buydu.

Bir yanda sürekli “hukuk devleti” söylemi üretilirken, diğer yanda seçilmiş iradelerin peş peşe etkisizleştirilmesi; Türkiye’de adalet duygusunu daha da aşındırdı.

Önce belediyeler hedef alındı.
Sonra parti kadroları.
Ardından doğrudan CHP’nin meşru yönetimi tartışmaya açıldı.

Ve tartışmalı butlan kararı sonrasında, genel merkezin meşru olmayan yönetim marifetiyle polis gücüyle Türkiye’nin hafızasına kazınan o görüntüler ortaya çıktı.

CHP Genel Merkezi’nin kapıları kırıldı.
Koridorlar karıştı.
Camlar parçalandı.
Binanın içine polis müdahalesi yapıldı. Gaz sıkıldı.
İnsanlar nefes almakta zorlandı.

Bir siyasi partinin genel merkezi yalnızca beton bir bina değildir.

Orası milyonlarca yurttaşın oyunun, umudunun ve demokratik temsil hakkının simgesidir.

Bu yüzden yaşananlar yalnızca fiziksel bir müdahale değildi.

Bu görüntüler, Türkiye’de siyasetin giderek hukuk eliyle dizayn edilmeye çalışıldığına dair derin bir kaygının fotoğrafıydı.

Çünkü demokratik sistemlerde iktidarlar seçimle gelir, seçimle gider.

Muhalefet partileri de yine parti içi demokratik süreçlerle değişir.

Eğer seçilmiş yönetimler yargı kararlarıyla işlevsiz hâle getirilmeye başlanırsa; orada yalnızca bir parti değil, doğrudan demokrasi zarar görür.

Kılıçdaroğlu;

2023 kurultayındaki yenilgiyi kabullenmek yerine süreci farklı mecralara taşımanız; ne yazık ki zaten ağır baskı altında bulunan CHP’nin daha büyük bir kuşatma içine sürüklenmesine neden oldu.

Oysa bugün ihtiyaç duyulan şey kişisel hesaplaşmalar değil; halkın iradesine sahip çıkacak ortak bir demokratik duruştu.

Çünkü mesele artık kişiler değil.

Mesele; Atatürk’ün kurduğu partinin, halkın oyuyla şekillenmiş meşru iradesinin korunup korunamayacağıdır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu, İsmet İnönü’nün devlet aklıyla büyüttüğü, Bülent Ecevit’in halkın umuduyla buluşturduğu çınar; bugün hâlâ milyonların demokrasi umudunu temsil ediyor.

Ve o umut kolay kolay teslim alınamaz.

Çünkü halk iradesi bazen baskıyla susturulabilir.
Bazen geciktirilebilir.
Bazen yargı kararlarıyla kuşatılabilir.

Ama tamamen yok edilemez.

Tarih bunu defalarca gösterdi.

Bugün kayyum anlayışıyla, yargı baskısıyla, siyasi müdahalelerle yön vermek isteyenler olabilir.

Ama yarın yine halk konuşacaktır.

Çünkü hiçbir güç, hiçbir baskı, hiçbir kayyum; halkın iradesini sonsuza kadar teslim alamaz.

Ve tarih; hukuku siyasetin sopasına dönüştürenleri değil, demokrasiye rağmen değil demokrasiyle yürüyenleri hatırlayacaktır.

Not:
Dün, Özgür Özel “Meclis’e yürümek üzere, geri dönmek üzere çıkıyorum” diyerek genel merkezden ayrıldı.
Ardından coşkulu kalabalıklarla birlikte Milli Egemenlik Parkı’nda yaptığı manifesto konuşması, gösterdi ki; baskılar büyüse de halkın demokrasi talebi hâlâ dimdik ayakta.
Çünkü bazen bir meydanda yükselen ses, mahkeme salonlarından daha güçlüdür.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (2)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
İzzet Bıyıklı
(25.05.2026 15:04 - #5680)
Tebrikler Şef, sağır kulakların duyması umuduyla.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Murat SARITAŞ
(25.05.2026 15:07 - #5681)
Söylenmesi gerekenleri çok güzel söylemişsin. Yüreğine kalemine sağlık arkadaşım.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.