Kırtasiyenin önünde küçük bir kız çocuğuyla babası duruyordu.
Ankara’nın Eylül sabahlarından biri… Yaz henüz bütünüyle çekip gitmemişti ama sabah serinliği kaldırımlara çoktan yerleşmişti. Vitrinler yeni eğitim yılına hazırlanmış; rengârenk çantalar, defterler, kalem kutuları, mataralar yan yana dizilmişti.
Çocukların dünyası renkliydi, anne babalarınki biraz daha gri…
Küçük kız vitrindeki mor çantayı gösterdi.
Baba, bak! Ne güzel.
Babası baktı.
Ama çantaya değil, fiyat etiketine.
Güzelmiş kızım. Benimki çok eskidi de, bunu alabilir miyiz? Adam cevap vermedi. Elini cebine attı, telefonunu çıkardı. Ekrana baktı. Belli ki hesap yapıyordu. Belki banka hesabındaki parayı, belki kredi kartının kalan limitini, belki birkaç gün sonra ödenecek kirayı…
Sonra kızının saçını okşadı: önce defterlerini, kalemlerini alalım. Çantaya sonra bakarız dedi. Çocuk sustu, ısrar etmedi.
İnsanın canını asıl o yakıyor zaten.
Çocukların daha küçücük yaşlarda anne babalarının yüzünden hayatın ne zaman pahalı olduğunu öğrenmeleri.
Oysa bir çocuğun işi fiyat etiketi okumak değildir. Babasının cebinde ne kadar para kaldığını bilmemelidir. Annesinin markette eline aldığı bir ürünü neden yeniden rafa bıraktığını anlamamalıdır.
Çocuk dediğin hangi renk kalemi kullanacağını düşünmeli; defterinin ilk sayfasına adını özenerek yazmalı, yeni kitabının kokusunu içine çekmeli, okulun ilk gecesi heyecandan uyuyamamalıdır.
Ama biz çocuklara hayatın daha başında başka kelimeler öğretiyoruz: pahalı, bu ay olmaz, sonra alırız, idare et, seneye bakarız.
Bir çocuğun kelime hazinesine bunları bu kadar erken kim soktu?
İşte tam burada durmak gerekiyor.
Çünkü o babanın kırtasiyede yaşadığı mahcubiyeti yalnızca duygusal bir hikâye gibi anlatıp geçersek, meselenin en önemli tarafını görmezden gelmiş oluruz. Bu yoksulluk gökten inmedi.
Bu hayat pahalılığı bir tabiat olayı değil.
Bir ülkede ekonomi yıllardır insanların ücretlerini eritiyorsa, çalışan yoksullaşıyor, emekli geçinemiyor, gençler geleceklerini başka ülkelerde arıyorsa bütün bunları yalnızca “Zor zamanlardan geçiyoruz” diyerek açıklayamayız.
Ülkeler tercihlerle yönetilir.
Ekonomi politikası tercihtir. Bütçe tercihtir. Vergi tercihtir. Eğitime ayrılan kaynak tercihtir. Kamuda tasarruf edip etmemek tercihtir. Dar gelirliyi koruyup korumamak tercihtir.
Ekonomik krizin faturasını kimin ödeyeceği bile siyasi bir tercihtir. Dolayısıyla ülkeyi yönetenler yalnızca iyi giden şeylerin başarısını sahiplenemezler. Kötü gidenlerin sorumluluğunu da taşımak zorundadırlar.
İktidar olmak zaten bunun için vardır.
Vatandaşa sürekli sabretmesini söylemek için değil; vatandaşı bu kadar sabretmek zorunda bırakmamak için…
Peki, ülkeyi yönetenlerin önceliği bugün ne?
Çocuklar okula başlıyor, anne baba kırtasiye hesabı yapıyor, servis parasını düşünüyor. Beslenme çantasına ne koyacağını düşünüyor. Kirayı, faturayı, kredi kartını, ay sonunu düşünüyor.
Ama ülkenin siyasal gündeminde başka hesaplar var.
Üsküdar’da yapılacak belediye başkanvekilliği seçimi bunun son örneklerinden biri.
Seçilmiş belediye başkanı hakkında yürütülen adli süreç ve görevden uzaklaştırılmasının ardından belediye meclisinde başkanvekilliği seçimi gündeme geldi. İlk seçim yargı sürecinin ardından yenilenmek üzere iptal edildi.
Sonrasında belediye meclisinin dengeleri değişmeye başladı.
Muhalefet sıralarından bazı belediye meclis üyeleri iktidar blokuna geçti. Böylece iki blok arasındaki sayı farkı hızla kapandı.
Ardından yenilenecek başkanvekilliği seçimi öncesinde muhalefete mensup bazı belediye meclis üyeleri hakkında gözaltı ve tutuklama kararları geldi.
Seçim günü ise yeterli çoğunluk sağlanamadı ve oylama ertelendi.
Şimdi insan sormaz mı?
Ne oluyor Üsküdar’da?
Bir tarafta muhalefetten iktidar blokuna geçen belediye meclis üyeleri… Bir tarafta gözaltılar ve tutuklamalar… Öte tarafta giderek değişen meclis aritmetiği… Ve ortada bir belediye başkanvekilliği seçimi!
Elbette suç isnadı varsa soruşturulur. Hiç kimse belediye meclis üyesi olduğu için hukukun üzerinde değildir. Ama hukuk yalnızca uygulanmakla kalmamalı; tarafsız uygulandığı konusunda topluma güven de vermelidir.
Çünkü adaletin terazisinin bir kefesinde hukuk, diğer kefesinde siyasi hesap olduğu kuşkusu doğarsa zarar yalnızca muhalefete verilmez. Demokrasiye verilir. Sandığa verilir. Vatandaşın devlete duyduğu güvene verilir.
Üsküdar halkı sandığa gitti ve bir tercih yaptı. Beğenirsiniz, beğenmezsiniz. Desteklersiniz, desteklemezsiniz. Demokrasinin en güzel tarafı zaten bu değil midir? Seçmen bugün bir siyasi anlayışı getirir, yarın beğenmez bir başkasını getirir.
Ancak seçmenin sandıkta ortaya koyduğu iradenin sonradan belediye meclisi aritmetiği üzerinden başka bir sonuca dönüşebileceği görüntüsü oluşuyorsa, herkesin durup düşünmesi gerekir.
Çünkü demokrasi yalnızca sandığı vatandaşın önüne koymak değildir.
Demokrasi sandıktan çıkan sonuca tahammül edebilmektir.
İktidar olmanın sınavlarından biri de kaybettiğiniz yerde iktidar olmadığınızı kabul edebilmektir. Şimdi yeniden Ankara’daki o kırtasiyeye dönelim. Çünkü memleketin gerçek meselesi hâlâ orada duruyor. Bir tarafta belediye meclisinde sandalye hesabı…
Öte tarafta kırtasiyede kuruş hesabı.
Baba cebindeki parayı sayıyor.
Çanta, defter, kalem, ayakkabı, servis, beslenme; topluyor, çıkarıyor, bir daha topluyor, sonuç değişmiyor.
Maaş yetmiyor!
Benim anlamakta güçlük çektiğim yer tam burası.
Bir ülkenin siyasi enerjisinin bu kadar büyük bölümü belediyelerin kim tarafından yönetileceğine harcanırken, o belediyelerin sokaklarında yaşayan insanların nasıl geçineceğine neden aynı enerji harcanmıyor?
Bir belediye başkanvekilliği koltuğu bu kadar önemliyse bir çocuğun boş beslenme çantası neden aynı ölçüde önemli değil?
Bir meclis sandalyesinin hesabı bu kadar titizlikle yapılıyorsa emeklinin mutfak hesabını kim yapacak?
Bir belediyenin siyasi rengi bu kadar önemliyse çocuğun okul çantasının rengi neden babasının gelirine bağlı? Asıl siyaset bu değil midir?
İnsanların hayatını iyileştirmek, yıllardır aynı şeyleri duyuyoruz: Enflasyon düşecek, ekonomi düzelecek, alım gücü artacak, refah yükselecek, biraz daha sabır…
Peki, ne zamana kadar?
Çocuk büyüyene kadar mı? Emekli ömrünü tamamlayana kadar mı? Gençler memleketten gidene kadar mı? Baba o mor çantayı alabilecek duruma geldiğinde kız çocuğu hâlâ o çantayı isteyecek yaşta olacak mı?
Hayat beklemiyor.
Çocukluk hiç beklemiyor. Bir çocuğun sekiz yaşını üç yıl sonra yaşayamazsınız. Birinci sınıfın ilk gününü gelecek yıl yeniden yaşatamazsınız. Bugün eksik bıraktığınız çocukluğu, ekonomi düzeldiğinde geriye dönüp tamamlayamazsınız.
Devlet dediğimiz şey biraz da bunun için vardır. Bir çocuğun kaderinin babasının maaş bordrosuna bağlı olmaması için. Bir anne beslenme çantasını doldururken çaresiz kalmasın diye. Bir baba çocuğuna ayakkabı alırken kredi kartının limitine bakmasın diye. Bir genç üniversiteyi bitirdiğinde ilk hayali bu ülkeden gitmek olmasın diye.
Sosyal devlet bunun için vardır.
Ve siyaset de bunun için yapılmalıdır. Kırtasiyeden çıktıklarında küçük kızın elinde bir poşet vardı. Birkaç defter, kalem, silgi…
Mor çanta yoktu. Eski çantasıyla devam edecekti belli ki. Ama çocuk mutluydu. Poşetini sallaya sallaya babasının yanında yürüyordu. Babası ise sessizdi, belki kirayı düşünüyordu. Belki kredi kartını?
Belki ay sonunu… Bilmiyorum.
Ama bildiğim bir şey var: o küçük kız alamadığı mor çantayı birkaç gün sonra unutabilir. Babası unutmaz.
Çünkü bazı şeyleri çocuklar değil, babalar taşır.
Biz ekonomiyi yıllardır rakamlarla konuşuyoruz. Enflasyon kaç? Faiz kaç? Döviz kaç? Büyüme kaç?
Bir de başka türlü soralım:
Bir çantanın içine kaç maaş sığar?
Bir beslenme çantasına kaç annenin kaygısı sığar? Bir çift okul ayakkabısına kaç saatlik emek? Bir defterin arasına kaç babanın mahcubiyeti? Bir belediye koltuğu uğruna harcanan siyasi enerjinin ne kadarı çocukların geleceği için harcanıyor?
Ülkeyi yönetmek yalnızca seçim kazanmak değildir. Belediye kazanmak hiç değildir. Ülkeyi yönetmek, o ülkenin insanına insanca bir hayat sunabilme sorumluluğudur.
Öyle bir ülke yönetin ki çocuklar ekonomiyi bilmesin, enflasyonu bilmesin, faizi bilmesin, döviz kurunu hiç bilmesin. Babasının maaşını merak etmesin, annesinin cüzdanını düşünmesin.
Sabah kalksın.
Çantasını sırtına taksın.
Annesini öpsün.
Babasının elinden tutsun.
Ve güle oynaya okuluna gitsin.
Siz belediye meclisindeki sandalyeleri saymayın.
Çocukların yüzündeki gülümsemeleri sayın.
Çünkü iyi yönetilen bir ülkenin gerçek çoğunluğu orada belli olur.
