Motorin yüz lirayı gördü.
Öyle uzaktan, karşı kaldırımdan falan da değil; benzin istasyonunda vatandaşla burun buruna geldi. Motorin utanmadı, vatandaş utandı. Elini cebine attı, cüzdanını yokladı. Sonra görevliye, sanki veresiye istermiş gibi mahcup bir sesle seslendi:
— Beş yüz liralık koyar mısın?
Görevli tabancayı depoya yerleştirdi. Pompa birkaç saniye çalıştı, sonra sustu. Adam şaşkınlıkla göstergeye baktı:
— Niye durdu?
— Beş yüz liralık istemiştiniz ağabey.
Adam önce görevliye, sonra göstergedeki beş litreye baktı:
— Ben daha “Bismillah” dememiştim!
Ah yüz lira, vah yüz lira.
2003 yılında motorinin litresi, bugünkü para birimiyle yaklaşık 1 lira 30 kuruştu. Yüz lirayla yaklaşık 77 litre motorin alınabiliyordu. Orta büyüklükteki bir otomobilin deposu dolduruluyor, üzerine elde para bile kalıyordu.
Bugün aynı yüz lira, depoya yalnızca bir litre motorin bırakıp gidiyor.
Yirmi dört yılda yüz liranın yolculuğu, dolu bir depodan bir litrelik yakıta düştü.
İnsan geçmişi düşünmeden edemiyor.
2003 yılında 120 lira olan ev kiram bugün 26 bin lira. O gün 25 lira olan bina aidatım bugün 4 bin liraya çıktı. Başka bir ifadeyle, o yıllarda bir aylık ev kiramla yaklaşık 92 litre motorin alınabiliyordu. Bugün 120 lira, depodaki yakıt göstergesini yerinden oynatmaya bile yetmiyor.
Aidat dediğin eskiden apartmanın merdivenini sildirir, çöpünü toplatır, patlayan ampulünü değiştirirdi. Bugün dört bin lirayı veriyorsun; insan ister istemez kapıcıyla birlikte apartmanın da kendisine ait olduğunu düşünüyor.
Ah yüz lira, vah yüz lira…
2003 yılında dönemin en gözde telefonlarından Nokia 8210’un fiyatı yaklaşık 320 liraydı. Küçücük telefondu ama sahibine büyük bir itibar kazandırırdı. Kamerası yoktu, internete girmezdi, fotoğraf çekmezdi; yine de şarjı günlerce dayanırdı. Yere düşünce telefon değil, yer zarar görürdü.
Bugün satışta olsa herhâlde 50 bin liradan aşağı bırakmazlardı. Yanına bir şarj aleti koyup “teknoloji paketi” diye ayrıca para isterlerdi.
O yıllarda ekmek yaklaşık 25 kuruş, süt 31 kuruştu. En düşük emekli aylığı 320 lira dolayındaydı; asgari ücret ise yaklaşık 226 liraydı.
Elbette o gün de geçinmek kolay değildi. Kimsenin sofrasından bal, börek taşmıyordu. Ancak para bu kadar hızlı erimiyor, fiyat etiketleri vatandaştan hızlı koşmuyordu. İnsan, ay başında aldığı maaşla en azından ay sonunun yolunu görebiliyordu.
Şimdi maaş daha hesaba yatmadan kira kapıda bekliyor. Elektrik sağdan yaklaşıyor, doğal gaz soldan sıkıştırıyor. Market arkadan selektör yapıyor. Kredi kartı ekstresi ise çoktan yolu kesmiş:
— Parayı bırak, öyle geç!
Vatandaş maaşını eline almıyor artık; yalnızca hesabına girip çıktığını görüyor.
Ah yüz lira, vah yüz lira…
Yüz lira dediğin eskiden paraydı.
Cüzdanda tek başına durduğunda insana güven verirdi. Harcarken iki kere düşünülür, bozdurmaya kıyılamazdı. Pazara girilir, file doldurulur; çocuğa harçlık verilir, eve ekmek alınır, üstüne iki dostla çay içilirdi.
Şimdi yüz lira, motorin pompasında bir litrelik misafir…
Depoya giriyor, selam vermeden çıkıyor.
Benzin istasyonlarında “Depoyu doldur!” sözü de günlük konuşma dilinden çıktı. Bu cümle artık bir yakıt talebi değil, ekonomik güç gösterisi.
Pompanın başında “Depoyu doldur,” diyebilen birine herkes dönüp bakıyor. Görevli ceketinin önünü ilikliyor, istasyon müdürü dışarı çıkıyor, yan pompadaki vatandaş saygıyla başını eğiyor:
— Kim acaba? Müteahhit mi, milletvekili mi?
Vatandaş artık litre söylemiyor, bütçesini söylüyor:
— Üç yüz liralık koy.
— Beş yüz liralık koy.
— Işık sönene kadar koy.
Depoyu doldurmak mı?
O artık evlilik teklifi kadar ciddi, düğün yapmak kadar masraflı bir karar!
Ah yüz lira, vah yüz lira…
Üstelik mesele yalnızca otomobili olanların meselesi değil.
Motorin yüz liraya çıkınca tarladaki traktör de iç çeker, şehirlerarası otobüs de… Kamyon düşünür, dolmuş üzülür, çiftçi kontağı çevirmeden önce cebini yoklar.
Çünkü domates tarladan pazara kendi ayağıyla gelmiyor. Ekmek fırına yürüyerek ulaşmıyor. Süt, yumurta ve peynir kanatlanıp market raflarına konmuyor.
Motorine gelen zam yalnızca deponun kapağından içeri girmez. Tarlaya uğrar, kamyona biner, pazara gider, manavla selamlaşır, kasabın terazisine oturur, bakkalın veresiye defterine adını yazdırır.
Sonra bizimle birlikte eve gelir ve sofradaki sandalyelerden birine yerleşir.
Biz sofrada dört kişiysek artık beş kişiyiz:
Anne, baba, iki çocuk ve zam…
Üstelik sofrada en çok yiyen de o!
Ah yüz lira, vah yüz lira…
Emekli pazarda filesini küçültüyor. İşçi servisinin kaldırılmasından korkuyor. Çiftçi tarlasını sürmeye başlamadan yakacağı mazotu hesaplıyor. Nakliyeci yola çıkarken kazanacağı parayı değil, uğrayacağı zararı düşünüyor.
Çocuk arka koltuktan soruyor:
— Baba, bugün niye arabayla gitmiyoruz?
Baba cevap veremiyor. “Motorin pahalı,” dese çocuk anlamayacak; “Paramız yetmiyor,” dese kendi yüreği kaldırmayacak.
Onun yerine gülümsemeye çalışıyor:
— Biraz yürüyelim oğlum, hava güzel.
Ekonomik kriz yüzünden yapılan mecburi yürüyüşün adı da böylece “sağlıklı yaşam” oluyor.
Yakında istasyonların önüne fiyat tabelası yerine sağlık uyarısı asılırsa hiç şaşırmayın:
“Kalp ve tansiyon hastalarının rakamlara bakması sakıncalıdır.”
Pompa görevlileri de litre yerine teselli dağıtır artık:
— Geçmiş olsun ağabey.
— Sağ ol evladım… Kaç litre aldı?
— Onu hiç sormayın. Moraliniz bozulmasın.
Ah yüz lira, vah yüz lira…
Eskiden yüz liralık banknotu bozdurmaya kıyamazdık. Şimdi yüz lira bizi bozmadan durmuyor. Markette bozuyor, pazarda bozuyor, faturada bozuyor; pompanın başında ise hepten moralimizi bozuyor.
Paradan altı sıfır atıldı ama vatandaşın derdinden tek bir sıfır bile eksilmedi.
Hatta paranın sıfırları zamların arkasına takılıp geri geldi. Kiraya eklendi, aidata eklendi; ekmeğe, süte, ete ve ulaşıma eklendi.
Yönetenler rakamları anlatıyor, vatandaş hayatını…
Onlar “geçici artış” diyor, zam kalıcı çıkıyor. “Biraz daha sabır” diyorlar. Fakat nedense sabreden hep halk, rahat yaşayan hep başkaları oluyor.
Motorin yüz lirayı gördü.
Darısı emeklinin, işçinin, memurun gelirinin başına demek isterdik. Ne var ki bu ülkede fiyatlar asansörle, maaşlar merdivenle çıkıyor. Maaş daha ikinci kata ulaşamadan fiyatlar çoktan çatı katına çıkmış, manzaraya karşı çayını içiyor.
Bize de aşağıdan bakıp türkümüzü söylemek kalıyor:
Ah yüz lira, vah yüz lira…
Depoya bir litre girer,
Cepten yüz lira gider.
Yükü halkın sırtındadır,
Birileri seyreder…
