Elif MAT ERKMEN - Araştırmacı-Yazar
Köşe Yazarı
Elif MAT ERKMEN - Araştırmacı-Yazar
 

KANADA YOLLARI

Kanada’ya gelen ilk Avrupalılar Vikingler olmuştu, onları bir başka yazımda anlatmıştım. 982 yılında  önce İzlanda’ya yerleşip oradan bir kaç sene üst üste Kanada’ya gelip kışı geçirmişler bazı yiyecek maddeleri ve gemileri için tahta ihtiyaçlarını karşılamışlar sonra artık gelmez olmuşlar. Daha sonraki yıllarda gelip giden olduysa da kayıtlara geçmemiş. ORTA ÇAĞ AVRUPASI Orta çağda 1347 yılında büyük bir veba salgını olmuştu. Bu vebanın Moğol istilaları ile Karadeniz kıyılarına kadar geldiği oradan da deniz yoluyla yayıldığı tahmin ediliyor. Bu hastalıktan en çok İtalya etkilenmiş. Büyük sayılarda ölümler olmuş insanlar şehir merkezlerinden kırlara kaçmışlar. O dönemde Avrupa’da her şey gerilemiş. Nüfus azalmış. Kuzey Avrupa bu salgından nispeten daha az etkilenmiş. Bundan sonra dengeleri değiştiren bir büyük olay bildiğimiz gibi İstanbul’un Fethi. Biz fetih diyoruz Avrupalılar “Fall of Constantinople- Konstantinopol’ün Düşüşü” diyorlar. Türklerin Balkanlar’da yayılmalarıyla başlayan süreçte, Bizans İmparatorluğundan Batı’ya göçenler olmuş, bunların arasında bilim ve felsefe adamları da varmış ve yanlarında götürdükleri kitaplar İtalya’da başlayan rönesans hareketine öncülük etmiş. Rönesans sonrası Avrupa ülkelerinin ilerlemesi ve kendi aralarındaki rekabet nedeniyle coğrafi keşifler dönemi başlamış. Bizde 1453 çok önemli bir tarihken, Amerika kıtasında yaşayanlar bugün geçmişe baktıklarında en önemli tarih olarak Christopher Colombus’un Amerika kıtasını keşfettiği 1492 yılını görüyorlar. Daha iyi gemiler yapılmış ve okyanus aşırı yolculuklarda kendilerine yardım edecek “ trade winds” denen rüzgarlar keşfedilmiş. Hem gidebilmek, hem gittikleri yerde hayatlarını idame ettirebilmek, hem de dönebilmek zordu bu kâşifler için. Nereden nasıl gidileceğini zamanla tecrübeyle ve risk alarak öğrendiler. Portekizlilerin Azor adalarını keşfetmesi Bartelemous Dias’ ın ümit burnunu dönerek Afrika kıyılarını boydan boya geçerek oradan Hint okyanusuna varması ülkeler arasındaki rekabeti arttırmış, Hindistan’a gidip zengin olma hayalleri başlamıştı. Cenevizli denizci Columbus, İspanya kral ve kraliçesini ikna edip yola çıkmayı başardı. Vardığı yer Karayip adalarıydı ama o kendisini Hindistan’da zannetmiş ve bu nedenle orada gördüğü yerlilere hintli demişti. Deniz yolculuklarından başka bir de Marco Polo’nun Çin maceraları vardı. Marco Polo’nun maceraları özellikle İtalyanlar arasında çok meşhur olmuştu. Ne kadarı doğru ne kadarı yalan o da bilinmiyordu.   İNGİLTERE VE JOHN CABOT (GİOVANNİ CABOTE) Bu gelişmeleri gören Giovanni Cabote isimli bir başka İtalyan, Columbus gibi kendisi de böyle bir maceraya atılmak için önce Portekizlilere sonra İspanyollara başvurmuş, bu krallıklardan olumlu yanıt alamayınca şansını İngiltere’de denemişti. O zamanın İngiltere’si henüz güçlü bir devlet haline gelmemişti. Ama Giovanni kralı ikna etmeyi başararak bir grup İngiliz gemiciyle birlikte yola çıkmış. Onun hayali de Çin’e varıp zengin olmakmış. Giovanni Cabote ismi  İngilizce de John Cabot olmuş. İlk bir iki denemeden sonra Bristol’den yola çıkıp beş haftada Kanada’nın Atlantik kıyısında bugün Newfoundland denen eyalete varmışlar. Onlar Çin’e geldiklerini zannetmişler ama orada bitmez tükenmez ormanlardan başka bir şey bulamamışlar. Kimseye de rastlamamışlar, umdukları gibi ticaret yapacak bir şehir, kasaba hiç bir şey bulamayınca çaresiz geri dönmüşler. Ama John Cabot artık “Çin’i keşfetmiş Büyük Amiral!” olarak tanınmaya başlamıştı. Çok zengin olmuş herkesin saygı duyduğu, uzaktan da olsa görmek istediği biri haline gelmiş. Hatta bulduğu yerin Çin olduğuna inandığı için Kanada kıyılarını “Çin’in haritası” olarak çizmiş, soranlara gururla göstermişti. John Cabot başarıyla İki defa bu yolculuğu yaptıktan sonra üçüncü seferine 1498’ de çıkmış, sonra kendinden haber alınamamıştı. Ancak daha sonra kendi oğlu da dahil olmak üzere başkaları gidip gelmeye, keşfetmeye devam etmişti. Böylece İngilizlerin Kanada serüveni başladı. FRANSA VE JACQUES CARTİER İngilizlerin bu maceralarından sonra Fransızlar da harekete geçti. O dönemde Fransa tahtında ilk defa olarak Osmanlılarla diplomatik ilişkileri başlatan Birinci François vardı. Bu sadece Fransa ile Türk imparatorluğu arasındaki ilk anlaşma değil, herhangi bir Hristiyan devlet ile Müslüman devlet arasındaki ilk diplomatik ilişki olmuştu. Hatta bazı dini çevreler Avrupa’da buna karşı çıkmış. Fransızların simgesi Fleur de Lys (Zambak çiçeği) ile Müslüman simgesi Hilal’ibir araya getirdin demişler. Birinci François’yı daha çok tarih kitaplarında Kanuni Sultan Süleyman’ın kendisine yazdığı mektupla tanıyoruz. O zaman François, Kutsal Roma İmparatoru Beşinci Charles ile rekabet halindeydi. Bu yüzden Osmanlılarla dostluğu ilerletmek istedi. Ayrıca Charles’ın aynı zamanda İspanya Kralı olması durumunu güçlendirmişti. Fransızlar coğrafi keşiflerde kimseden geri kalmak istemiyorlardı. Jacque Cartier, St Malo kentinde doğmuş, denizci olarak daha evvel bazı okyanus aşırı seferlere katıldıktan sonra 1534 yılında Birinci François tarafından görevlendirilerek Fransa adına ilk seferine çıkmış. Kendisine “altın, gümüş, değerli taşlar, zenginlikler bulacağın yerlere git keşfet” denmiş. Bunun yanısıra İngilizler gibi Fransızlarda Çin’e gidebilecekleri kestirme bir yol bulmak istiyorlardı. Amerika kıtasının ne olduğunu bilmiyorlardı ama eğer New Foundland’den Doğuya doğru ilerlerlerse Pasific Okyanusuna açılan bir ırmak bulmak ümidini taşıyorlardı. Güçlükle ve çeşitli hastalıklarla boğuşarak New Foundland kıyılarına vardılar. Oradan güneye doğru inip St Lawrence ırmağının döküldüğü körfezi buldular. Prince Edward Adası’na çıktılar. Tabii güzelliklerine hayran kaldılar. Buranın ada olduğunu anlayamadan bir müddet kaldılar. Bugünkü New Brunswick eyaletini ve Gaspé yarımadasını keşfettiler. John Cabot gibi onlar da herhangi bir Çin şehrine rastlayamamışlardı. Ama ümitlerini kaybetmediler. Bu gezilerde yerli halkla karşılaştılar, bu yerliler ellerindeki bazı metal eşyalarla, hayvan derilerini yeni gelenlere satmak istedi. Bu da onların daha evvel beyaz Avrupalılarla karşılaşmış olduklarını ve gelenleri yadırgamadıklarını gösteriyordu. Cartier onlarla ticaret yapmadı ama ilişkileri geliştirmek istediği için bıçak, balta gibi aletlerle yanlarında getirdikleri kıyafetlerden verdi. Gaspé yarımadasına büyük bir haç dikerek üzerine bir kalkan yerleştirdiler. Kalkanın üzerinde Fransız zambak simgesi vardı. Böylece bu yeni keşfettikleri yeri Hristiyanlık ve Fransa adına aldıklarını gösteriyorlardı. Kalkanın üzerinde “Yaşasın Fransa Kralı” yazıyordu. Kızılderililer bunların ne manaya geldiini bilmiyorlardı ama bu topraklarda hak iddia etmek istediklerini anlamış ve kızmışlardı. Şefleri Donnacona rahatsızlığını bildirdi. İki tarafta birbirinin lisanının bilmiyor ama el kol işaretleriyle anlaşmaya çalışıyordu. Cartier, şefe hediyeler vererek dostluk gösterdi. Bu diktikleri haçın burada hak iddia etmek manasına gelmediğini, bir dahaki geldiklerinde yolu bulmak için diktiklerini söyledi. Bununla da kalmadı Fransa’ya dönerken Donnacona’nın iki oğlu Domagaya ve Taignoagny’yi de yanında götürmek istedi. Böylece çocuklar Fransızcayı ve Fransız kültürünü öğrenecekler iki taraf arasındaki ilişkilere de yardımcı olacaklardı. Fransızlar, Kanada’yı keşfederken, tarihte ilk defa olarak Kanada yerli halkından kişiler de Avrupa’ya gitmiş olacaktı. Onlar da kendi keşiflerini yapacaklardı. Cartier de çocuklarla konuşarak onların ana dili olan İroquai dilini öğreniyordu. Kral bu haberlerden memnun olmuştu. Fransa’ya sağ salim dönen Cartier ve ekibi başarılı görüldü ve bir dahaki sene üç gemiyle tekrar  yola çıktı. Fransızlar bilgilerini arttırmak istiyorlardı ancak yerli halk da kendi bölgelerinin dışını fazla bilmediği için onlara yardımcı olamıyordu. Irmak boyu içlere doğru devam ettiler. Bugün Trois Rivier olarak bilinen yere geldiler. Şef Donnanonga’nın oğulları gene Fransızların yanındaydı. Trois Rivier’e geldiklerinde çocuklar kendi dillerinde Kanata dediler. Bu kelime köy anlamına geliyordu. Cartier artık keşfettiği yere bir isim bulmuştu. Bu yeni geldiği ülkenin adı Kanada olacaktı. Irmak boyu ilerleyerek bugün Québec eyaletinin başkenti olan Québec City’ye vardılar. Buranında İroqui lisanında adı Stadacona idi. Şef onlara bir ziyafet verdi. Fransızların orada kalmalarını daha ilerlemelerini istemiyordu  çünkü daha ilerde Montréal adası vardı. O adayı başka bir kabile kontrol ediyordu. Şef, Fransızlarla sadece kendisi ticaret yapmak istiyordu. Diğer yerlilerle tanışmalarını istemiyordu. Cartier küçük bir gemiyle yola devam etmeyi tercih etti. Montréal şehri, St Lawrence ırmağı üzerinde bir adadır. Irmağın iki kıyısına da köprülerle bağlıdır. Fransızlar gelmeden önceki ismi Hochelega idi. Buradaki yerliler beyazları ilk defa görüyorlardı ancak onlarda misafirleri iyi karşıladılar dans ettiler, onurlarına  yemek verdiler. Cartier hala Çin’e gitmek derdindeydi. Geleceğin bu güzel şehri Montreal de fazla kalmadan yola devam etmek istedi. Biraz ileride akıntı arttı ve geminin geçişi zorlaştı. O akıntılı yere Çin anlamında La Chine dediler. Bugün Montreal’de şehir merkezinden trene binip adanın Batısına doğru giderken Lachine isimli mahalleden geçiyorsunuz. Akıntılı yeri geçemeyince Fransızlar geri dönüp bugün “Old Montréal” dediğimiz yerde Stadocana köyünde  kışı geçirmeye karar verdiler. Montreal’in kışı çok rutubetli ve soğuktur.  O sene de ırmak dondu. Yerleştikleri kulübelerin içi dışı buz tuttu. Yiyecek sebze meyve bulamadıkları için C vitamini eksikliğinden olan scurvy hastalığına yakalandılar. Hepsi zayıfladı, dişleri dökülmeye başladı. Ölenler oldu. Yerliler onlara sedir ağacının dikenlerinden ve kabuğundan çay yapıp içmelerini söyledi. Bu ağaç C vitamini açısından zengindi. Böylelikle iyileştiler. Franssızların Kanada’daki maceralarına gelecek hafta devam edeceğiz...
Ekleme Tarihi: 10 Mayıs 2026 -Pazar

KANADA YOLLARI

Kanada’ya gelen ilk Avrupalılar Vikingler olmuştu, onları bir başka yazımda anlatmıştım. 982 yılında  önce İzlanda’ya yerleşip oradan bir kaç sene üst üste Kanada’ya gelip kışı geçirmişler bazı yiyecek maddeleri ve gemileri için tahta ihtiyaçlarını karşılamışlar sonra artık gelmez olmuşlar. Daha sonraki yıllarda gelip giden olduysa da kayıtlara geçmemiş.

ORTA ÇAĞ AVRUPASI

Orta çağda 1347 yılında büyük bir veba salgını olmuştu. Bu vebanın Moğol istilaları ile Karadeniz kıyılarına kadar geldiği oradan da deniz yoluyla yayıldığı tahmin ediliyor. Bu hastalıktan en çok İtalya etkilenmiş. Büyük sayılarda ölümler olmuş insanlar şehir merkezlerinden kırlara kaçmışlar. O dönemde Avrupa’da her şey gerilemiş. Nüfus azalmış. Kuzey Avrupa bu salgından nispeten daha az etkilenmiş.

Bundan sonra dengeleri değiştiren bir büyük olay bildiğimiz gibi İstanbul’un Fethi. Biz fetih diyoruz Avrupalılar “Fall of Constantinople- Konstantinopol’ün Düşüşü” diyorlar. Türklerin Balkanlar’da yayılmalarıyla başlayan süreçte, Bizans İmparatorluğundan Batı’ya göçenler olmuş, bunların arasında bilim ve felsefe adamları da varmış ve yanlarında götürdükleri kitaplar İtalya’da başlayan rönesans hareketine öncülük etmiş.

Rönesans sonrası Avrupa ülkelerinin ilerlemesi ve kendi aralarındaki rekabet nedeniyle coğrafi keşifler dönemi başlamış.

Bizde 1453 çok önemli bir tarihken, Amerika kıtasında yaşayanlar bugün geçmişe baktıklarında en önemli tarih olarak Christopher Colombus’un Amerika kıtasını keşfettiği 1492 yılını görüyorlar.

Daha iyi gemiler yapılmış ve okyanus aşırı yolculuklarda kendilerine yardım edecek “ trade winds” denen rüzgarlar keşfedilmiş. Hem gidebilmek, hem gittikleri yerde hayatlarını idame ettirebilmek, hem de dönebilmek zordu bu kâşifler için. Nereden nasıl gidileceğini zamanla tecrübeyle ve risk alarak öğrendiler.

Portekizlilerin Azor adalarını keşfetmesi Bartelemous Dias’ ın ümit burnunu dönerek Afrika kıyılarını boydan boya geçerek oradan Hint okyanusuna varması ülkeler arasındaki rekabeti arttırmış, Hindistan’a gidip zengin olma hayalleri başlamıştı. Cenevizli denizci Columbus, İspanya kral ve kraliçesini ikna edip yola çıkmayı başardı. Vardığı yer Karayip adalarıydı ama o kendisini Hindistan’da zannetmiş ve bu nedenle orada gördüğü yerlilere hintli demişti.

Deniz yolculuklarından başka bir de Marco Polo’nun Çin maceraları vardı. Marco Polo’nun maceraları özellikle İtalyanlar arasında çok meşhur olmuştu. Ne kadarı doğru ne kadarı yalan o da bilinmiyordu.

  İNGİLTERE VE JOHN CABOT (GİOVANNİ CABOTE)

Bu gelişmeleri gören Giovanni Cabote isimli bir başka İtalyan, Columbus gibi kendisi de böyle bir maceraya atılmak için önce Portekizlilere sonra İspanyollara başvurmuş, bu krallıklardan olumlu yanıt alamayınca şansını İngiltere’de denemişti.

O zamanın İngiltere’si henüz güçlü bir devlet haline gelmemişti. Ama Giovanni kralı ikna etmeyi başararak bir grup İngiliz gemiciyle birlikte yola çıkmış. Onun hayali de Çin’e varıp zengin olmakmış. Giovanni Cabote ismi  İngilizce de John Cabot olmuş.

İlk bir iki denemeden sonra Bristol’den yola çıkıp beş haftada Kanada’nın Atlantik kıyısında bugün Newfoundland denen eyalete varmışlar. Onlar Çin’e geldiklerini zannetmişler ama orada bitmez tükenmez ormanlardan başka bir şey bulamamışlar. Kimseye de rastlamamışlar, umdukları gibi ticaret yapacak bir şehir, kasaba hiç bir şey bulamayınca çaresiz geri dönmüşler. Ama John Cabot artık “Çin’i keşfetmiş Büyük Amiral!” olarak tanınmaya başlamıştı. Çok zengin olmuş herkesin saygı duyduğu, uzaktan da olsa görmek istediği biri haline gelmiş. Hatta bulduğu yerin Çin olduğuna inandığı için Kanada kıyılarını “Çin’in haritası” olarak çizmiş, soranlara gururla göstermişti.

John Cabot başarıyla İki defa bu yolculuğu yaptıktan sonra üçüncü seferine 1498’ de çıkmış, sonra kendinden haber alınamamıştı. Ancak daha sonra kendi oğlu da dahil olmak üzere başkaları gidip gelmeye, keşfetmeye devam etmişti.

Böylece İngilizlerin Kanada serüveni başladı.

FRANSA VE JACQUES CARTİER

İngilizlerin bu maceralarından sonra Fransızlar da harekete geçti. O dönemde Fransa tahtında ilk defa olarak Osmanlılarla diplomatik ilişkileri başlatan Birinci François vardı. Bu sadece Fransa ile Türk imparatorluğu arasındaki ilk anlaşma değil, herhangi bir Hristiyan devlet ile Müslüman devlet arasındaki ilk diplomatik ilişki olmuştu. Hatta bazı dini çevreler Avrupa’da buna karşı çıkmış. Fransızların simgesi Fleur de Lys (Zambak çiçeği) ile Müslüman simgesi Hilal’ibir araya getirdin demişler.

Birinci François’yı daha çok tarih kitaplarında Kanuni Sultan Süleyman’ın kendisine yazdığı mektupla tanıyoruz.

O zaman François, Kutsal Roma İmparatoru Beşinci Charles ile rekabet halindeydi. Bu yüzden Osmanlılarla dostluğu ilerletmek istedi. Ayrıca Charles’ın aynı zamanda İspanya Kralı olması durumunu güçlendirmişti. Fransızlar coğrafi keşiflerde kimseden geri kalmak istemiyorlardı.

Jacque Cartier, St Malo kentinde doğmuş, denizci olarak daha evvel bazı okyanus aşırı seferlere katıldıktan sonra 1534 yılında Birinci François tarafından görevlendirilerek Fransa adına ilk seferine çıkmış.

Kendisine “altın, gümüş, değerli taşlar, zenginlikler bulacağın yerlere git keşfet” denmiş. Bunun yanısıra İngilizler gibi Fransızlarda Çin’e gidebilecekleri kestirme bir yol bulmak istiyorlardı. Amerika kıtasının ne olduğunu bilmiyorlardı ama eğer New Foundland’den Doğuya doğru ilerlerlerse Pasific Okyanusuna açılan bir ırmak bulmak ümidini taşıyorlardı.

Güçlükle ve çeşitli hastalıklarla boğuşarak New Foundland kıyılarına vardılar. Oradan güneye doğru inip St Lawrence ırmağının döküldüğü körfezi buldular. Prince Edward Adası’na çıktılar. Tabii güzelliklerine hayran kaldılar. Buranın ada olduğunu anlayamadan bir müddet kaldılar. Bugünkü New Brunswick eyaletini ve Gaspé yarımadasını keşfettiler.

John Cabot gibi onlar da herhangi bir Çin şehrine rastlayamamışlardı. Ama ümitlerini kaybetmediler.

Bu gezilerde yerli halkla karşılaştılar, bu yerliler ellerindeki bazı metal eşyalarla, hayvan derilerini yeni gelenlere satmak istedi. Bu da onların daha evvel beyaz Avrupalılarla karşılaşmış olduklarını ve gelenleri yadırgamadıklarını gösteriyordu.

Cartier onlarla ticaret yapmadı ama ilişkileri geliştirmek istediği için bıçak, balta gibi aletlerle yanlarında getirdikleri kıyafetlerden verdi.

Gaspé yarımadasına büyük bir haç dikerek üzerine bir kalkan yerleştirdiler. Kalkanın üzerinde Fransız zambak simgesi vardı. Böylece bu yeni keşfettikleri yeri Hristiyanlık ve Fransa adına aldıklarını gösteriyorlardı. Kalkanın üzerinde “Yaşasın Fransa Kralı” yazıyordu.

Kızılderililer bunların ne manaya geldiini bilmiyorlardı ama bu topraklarda hak iddia etmek istediklerini anlamış ve kızmışlardı. Şefleri Donnacona rahatsızlığını bildirdi. İki tarafta birbirinin lisanının bilmiyor ama el kol işaretleriyle anlaşmaya çalışıyordu.

Cartier, şefe hediyeler vererek dostluk gösterdi. Bu diktikleri haçın burada hak iddia etmek manasına gelmediğini, bir dahaki geldiklerinde yolu bulmak için diktiklerini söyledi. Bununla da kalmadı Fransa’ya dönerken Donnacona’nın iki oğlu Domagaya ve Taignoagny’yi de yanında götürmek istedi. Böylece çocuklar Fransızcayı ve Fransız kültürünü öğrenecekler iki taraf arasındaki ilişkilere de yardımcı olacaklardı.

Fransızlar, Kanada’yı keşfederken, tarihte ilk defa olarak Kanada yerli halkından kişiler de Avrupa’ya gitmiş olacaktı. Onlar da kendi keşiflerini yapacaklardı.

Cartier de çocuklarla konuşarak onların ana dili olan İroquai dilini öğreniyordu.

Kral bu haberlerden memnun olmuştu. Fransa’ya sağ salim dönen Cartier ve ekibi başarılı görüldü ve bir dahaki sene üç gemiyle tekrar  yola çıktı.

Fransızlar bilgilerini arttırmak istiyorlardı ancak yerli halk da kendi bölgelerinin dışını fazla bilmediği için onlara yardımcı olamıyordu.

Irmak boyu içlere doğru devam ettiler. Bugün Trois Rivier olarak bilinen yere geldiler. Şef Donnanonga’nın oğulları gene Fransızların yanındaydı. Trois Rivier’e geldiklerinde çocuklar kendi dillerinde Kanata dediler. Bu kelime köy anlamına geliyordu. Cartier artık keşfettiği yere bir isim bulmuştu. Bu yeni geldiği ülkenin adı Kanada olacaktı.

Irmak boyu ilerleyerek bugün Québec eyaletinin başkenti olan Québec City’ye vardılar. Buranında İroqui lisanında adı Stadacona idi. Şef onlara bir ziyafet verdi. Fransızların orada kalmalarını daha ilerlemelerini istemiyordu  çünkü daha ilerde Montréal adası vardı. O adayı başka bir kabile kontrol ediyordu. Şef, Fransızlarla sadece kendisi ticaret yapmak istiyordu. Diğer yerlilerle tanışmalarını istemiyordu.

Cartier küçük bir gemiyle yola devam etmeyi tercih etti.

Montréal şehri, St Lawrence ırmağı üzerinde bir adadır. Irmağın iki kıyısına da köprülerle bağlıdır. Fransızlar gelmeden önceki ismi Hochelega idi. Buradaki yerliler beyazları ilk defa görüyorlardı ancak onlarda misafirleri iyi karşıladılar dans ettiler, onurlarına  yemek verdiler.

Cartier hala Çin’e gitmek derdindeydi. Geleceğin bu güzel şehri Montreal de fazla kalmadan yola devam etmek istedi. Biraz ileride akıntı arttı ve geminin geçişi zorlaştı. O akıntılı yere Çin anlamında La Chine dediler. Bugün Montreal’de şehir merkezinden trene binip adanın Batısına doğru giderken Lachine isimli mahalleden geçiyorsunuz.

Akıntılı yeri geçemeyince Fransızlar geri dönüp bugün “Old Montréal” dediğimiz yerde Stadocana köyünde  kışı geçirmeye karar verdiler.

Montreal’in kışı çok rutubetli ve soğuktur.  O sene de ırmak dondu. Yerleştikleri kulübelerin içi dışı buz tuttu. Yiyecek sebze meyve bulamadıkları için C vitamini eksikliğinden olan scurvy hastalığına yakalandılar. Hepsi zayıfladı, dişleri dökülmeye başladı. Ölenler oldu. Yerliler onlara sedir ağacının dikenlerinden ve kabuğundan çay yapıp içmelerini söyledi. Bu ağaç C vitamini açısından zengindi. Böylelikle iyileştiler.

Franssızların Kanada’daki maceralarına gelecek hafta devam edeceğiz...

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.