Fransa’da merkezi otoritenin kuvvetlenmesi Kardinal Richelieu zamanında olmuştu. O yıllarda Avrupa’da çeşitli savaşlar ve Katolik-Protestan çekişmesi vardı.
Papa ile krallar arasında kilise toprakları, malları, vergiler ve piskopos atamaları konusunda anlaşmazlıklar çıkıyordu.
Halk cahildi, kilise de verilen vaaz önemliydi. Bu vaazlarda Kral’ın yetkisinin “Tanrı’dan geldiği ve karşı konulamaz olduğu” öğretilmeliydi.
Kral aynı zamanda diğer aristokratlara karşı da giderek daha çok kuvvet kazanmalıydı.
1516 yılında 1. François zamanında Papa ile Bolonya Anlaşması yapıldı ve kralın kilise görevlerine kendi istediği Fransız vatandaşlarını getirebilmesi kabul edildi. Bu Fransa Kralları için bir zaferdi.
Artık tek kral, tek din, tek hukuk düzeni olacaktı. Böylece mutlak monarşinin temelleri atılmış oldu. Gerek kilise gerek aristokratlar krala karşı çıkamayacaklardı. Ama ne yaparsanız yapın, yine de bir muhalefet olacaktır. Siyasi hayatın gereği, merkezi otorite ne kadar kuvvetli olursa olsun, karşısına durumdan memnun olmayan birileri çıkacaktır. Hele de din ve muhalefet birleşirse daha da tehlikeli olur.
Muhalefetin temel merkezi Protestanlar oldu. Fransa’daki Protestanlara Hugenot deniliyordu ve bunlar devlet tarafından eziliyorlardı. 1562-1598 yılları arasında din kavgaları oldu ve kral bazı yerlerde kontrolü kaybetti.
1579'da Hugenotlar Vindiciae contra Tyrannos adını verdikleri bir bildiri yayınladılar. Buna göre zalim bir krala karşı çıkmak caizdi. “Kralın yetkisini Tanrı’dan almış olması ona kimsenin karşı çıkamayacağı” masalı artık etkisini yitiriyordu.
Bu bildirge 1648'de İngilizce’ye çevrildi ve bir yıl sonra İngiliz Kralı 1. Charles öldürüldü. Demek ki kralın yetkisine karşı çıkılamayacağı düşüncesi Protestanlar tarafından Kutsal Kitap'tan bazı örnekler verilerek orada da çürütülüyordu.
Fransa Kralı 2. Henry, 1547 yılında Floransalı meşhur bir banker ailesi olan Medici’lerin kızı Catherine ile evlenmişti. Kraliçenin İtalyan olması ve Avrupa hanedanlarından birine mensup olmaması aleyhineydi. Fransızlar kendisini benimsememişti. Kral’ın devlet işleri ile ilgilenmeyip av ve eğlenceyle vakit geçirmesi Kraliçe’nin giderek daha fazla güç kazanmasına yol açmıştı. Kralın ölümünden sonra da, oğullarının zamanında Medici’nin etkisi devam etti.
Kraliçe koyu Katolik’ti ve ülkesinde Protestanları istemiyordu. Hatta 1566 yılında Osmanlılara bir anlaşma teklif etti. Buna göre Fransız Protestanlarının Osmanlı kontrolündeki Modavya’ya gönderilmesini istedi. (Tam Kanuni’nin öldüğü sene). Tabii, Osmanlı Devleti böyle bir anlaşmayı kabul etmedi.
Tarihe Saint-Barthélemy Katliamı diye geçen bir tuzakla Protestanlar Paris’e bir bahaneye çağırılıp 1572 yılında öldürüldüler. Bu olaydan da büyük ölçüde Catherine de Medici sorumlu tutuldu.
Katolik-Protestan çekişmesi sonraki yıllarda da devam etti. 4. Henry zamanında 1598 yılında Nantes fermanıyla ilişkiler düzeltilmeye çalışıldıysa da Protestanlar hiçbir zaman önemli devlet görevlerine alınmadı.
Kral XII. Louis ve onun zamanında bir başbakan gibi görev yapan Kardinal Richelieu yönetiminde merkezi otorite güçlendi. Protestanlar ve aristokratlar sıkı takibe alındı. Richelieu “raison d’État” (devlet sebebi) bizdeki devletin bekası anlayışı gibi bir prensip ileri sürerek izlediği siyasete gerekçe gösterdi. Gerektiği zaman Katolik İspanya’ya karşı Protestan Alman Kutsal Roma İmparatorluğu desteklenecekti. Bu siyasetle Fransa, 30 yıl savaşlarından güçlenerek çıktı.
Richlieu’nün 1642’deki ölümüyle yerine Kardinal Mazarin geldi. O da Catherine de Medici gibi İtalyandı ve o da fazla sevilmiyordu.
Ertesi yıl 1643'te XIII. Louis de ölmüştü; yerine oğlu, ileride meşhur olacak XIV. Louis geldi. Yeni kral henüz 5 yaşında bir çocuktu ve ülke annesi Avusturya’lı Anne ile Kardinal Mazarin tarafından yönetiliyordu. Halk bir kadın ve bir kardinal tarafından yönetilmek istemiyordu. (Catherine de Medici’nin hatırası henüz taze idi.)
Mazarin’in uyguladığı sertlik yanlısı siyaset ülkede Fronde adı verilen ayaklanmalara neden oldu. Fronde sapan anlamına geliyor. Göstericiler devlet binalarına sapanla taş atıyorlardı.
Hem halk hem aristokratlar bu gösterilere katılıyorlardı. Paris’te devlet kontrolünü kaybediyordu. Göstericilerin kendi aralarındaki anlaşmazlık ve ülkenin tamamen bir anarşi ortamına çekilmesi korkusu tam başarılı olmalarına engel oldu.
Bu ortamda büyüyen, saray camların atılan taşların korkusunu yaşayan XIV. Louis, 1661 yılında kontrolü eline alınca artık devleti tamamen mutlak monarşiyle yönetecekti.
