“Dünyayı çocuklara verelim
Kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
Hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
Bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı…”
Nazım Hikmet bu dizelerinde, “dünya arkadaşlığı çocuktan öğrensin” derken, çocuğun saflığını, temizliğini ve insanlığa rehber olabilecek masumiyetini ne de güzel anlatmış. Çocuk, şiddetin değil merhametin; düşmanlığın değil paylaşmanın dilidir.
Ama ne yazık ki ülkemiz bir kez daha tarifsiz bir acının içinde. Bu dizelerin anlattığı “çocuk” ile bugün haberlerde gördüğümüz gerçeklik arasında ürkütücü bir uçurum var.
Mattia Ahmet Minguzzi’nin acısı daha dinmeden, Atlas Çağlayan’ın ölümüyle yüreğimiz bir kez daha paramparça oldu. Bin bir emekle büyütülmüş, umutları, hayalleri olan, ailelerinin dünyası olan bu çocuklar artık yok. Daha da sarsıcı olan ise bu cinayetlerin failleri de çocuk. Yani masumiyetin simgesi olması gereken çocuklar, ya şiddetin kurbanı ya da faili olarak karşımıza çıkıyor maalesef.
Haberlerde soğukkanlı bir ifadeyle “suça karışmış çocuk” deniliyor. Peki, bu tanım gerçekten ne anlatıyor? Suça karışmış çocuk ne demek?
“Çocuk”, kelime anlamıyla korunması gereken, henüz bedensel, ruhsal ve sosyal gelişimini tamamlamamış bireydir. O halde durduk yere, tanımadığı, tesadüfen karşılaştığı başka bir çocuğu gözünü kırpmadan öldürebilen birini yalnızca “çocuk” olarak mı tanımlamalıyız? Yoksa burada çok daha büyük, çok daha derin bir toplumsal çöküşle mi yüz yüzeyiz?
Bir çocuk neden suça karışır?
Şiddeti nerede öğrenir?
Öfkeyi, merhametsizliği nasıl öğrenir?
Bence bu soruların cevabını tek bir yerde arayamayız. Ailede, sokakta, okulda, dijital dünyada, toplumda, …
“Suça karışmış çocuk” ifadesiyle gerçeğin ağırlığını hafifletmemeliyiz. Zira işlenen vahşet ve kaybedilen masumiyeti perdelemek demek, yenilerine kapı aralamaktır. Bir yanda hayatının henüz başında toprağa verdiğimiz çocuklar, diğer yanda insanlığını kaybetmiş başka çocuklar var.
Mattia Ahmet Minguzzi ve Atlas Çağlayan’ın isimleri yalnızca birer istatistik değil, aynı zamanda toplumsal bir uyarıdır. Eğer bu acılardan ders çıkarılıp, önlem alınmazsa, yarın başka çocuk isimlerini ana haber bültenlerinde seyretmeye devam edeceğiz.
Bu noktada meseleyi yalnızca bireysel suç olarak değerlendiremeyiz. Ben ne siyasetçiyim ne de psikolog ancak bu toplumun bir bireyi ve bir anne olarak, çocukları korumayı önceleyen güçlü sosyal politikalara, psikolojik destek mekanizmalarının daha erişilebilir hale getirilmesine ve eğitim sisteminde insani değerleri önceleyen yaklaşımlara daha fazla ihtiyaç var.
Şiddeti besleyen değil, merhameti çoğaltan bir toplum yaratmak mümkün. Yeter ki çocuklar için sorumluluk almayı, onlara güvenli bir toplum yaratmayı başaralım. Aksi halde kaybettiğimiz, çocuklarımızla birlikte elimizden kayan geleceğimiz ve yarınlara dair umudumuz olacaktır.
