Geçen hafta “çocukların” gözünü kırpmadan tanımadıkları başka çocukları öldürdüklerini yazmıştım. Toplumun bu yarası gün gibi ortadayken, bir de bu olguyu besleyen, dizilerden söz etmek istiyorum.
Son yıllarda televizyon ekranlarında mafya dizilerinin sayısı dikkat çekici biçimde arttı. Lüks arabalar, ihtişamlı evler, gösterişli yaşamlar, gizli odalar, karizmatik duruş ve haklı gösterilen şiddet… “Aile” vurgusu yapılarak, doktorların mesleklerini bırakıp mafya liderliğine soyunduğu, iyi ve kötü mafya liderlerinin ellerinde silahlarla adalet dağıtma bahanesiyle cinayet işlediği bu yapımlar, yalnızca birer dizi olmanın ötesine geçerek toplumsal algıyı şekillendiren güçlü araçlara dönüşmüş durumda. Özellikle gençler üzerindeki etkileri ise artık görmezden gelinemeyecek kadar belirgin.
Suçu ve şiddeti sıradanlaştıran hatta zaman zaman da yücelten bu dizilerin, “esas oğlanı” çoğunlukla “karizmatik”, işlediği suçlara rağmen etrafına sadık, “adil”, ailesine düşkün, kendi içlerinde kurdukları adalet anlayışıyla izleyiciye sempatik gösteriliyor. Böylece suç, ahlaki bir sorun olmaktan çıkıyor; bir adalet mekanizmasına, hayatta kalma yöntemine, hatta güç ve erkeklik göstergesine dönüşüyor.
Bu durum, hukuk ve adalet kavramlarının aşınmasına da yol açıyor. Dizilerde çoğu zaman adalet geç tecelli etmektedir ya da işlevsizdir. Sorunlar ise silahla, tehditle veya yeraltı ilişkileriyle çözülüyor. Bu anlatım şekli tekrarlandıkça, “hak aramayı” gayri hukuki yollarda arama ve “güçlü olanın kazanması” fikrini besliyor. Bu da, toplumda güven duygusunu zedeleyen tehlikeli bir tablo yaratıyor.
Özellikle kimlik arayışının yoğun olduğu ergenlik döneminde, güçlü, zengin ve korkulan karakterler kolayca rol modele dönüşebilir. Sosyal medyada gençler tarafından paylaşılan replikler, taklit edilen tavır ve “abi-kardeş” gibi söylemler bunun en somut göstergeleridir.
İşsizlik, maddi kaygılar, fırsat eşitsizliği, gelecek kaygısı gibi sorunlar da gençlerin bu hikâyelere ilgisini artırmaktadır. Bu hikâyelerdeki en büyük sorun ise “iyi mafyanın” yaptığı her şeyin sorgulanmadan doğru ve meşru yansıtılması ve romantize edilmesidir.
Burada hem yapımcılara hem de izleyiciye sorumluluk düşüyor. Yapımcılar, kendi adaletini uygulayan “kahramanların” her türlü şiddeti haklı göstermek yerine, yaptıklarının sonuçlarıyla yüzleşen hikâyeler anlatabilirler. İzleyiciler de izlediklerini; toplumsal normlar, suç-ceza, vb. bakış açısıyla sorgulayarak izleseler, bu karakterler bu denli ilgi görmeyecektir.
Hannah Arendt, Şiddet Üzerine adlı eserinde “Şiddet güç yaratmaz; yalnızca gücün yokluğunu açığa çıkarır” diyerek, şiddetin bir çözüm değil, bir çöküş göstergesi olduğunu vurgular. Güç ve saygınlık yaratıyor gibi görünen bu yöntem, uzun vadede korku, güvensizlik ve daha fazla yıkım üretir. Dizilerde “haklı” gerekçelerle sunulan, silahla dağıtılan adalet anlatıları da tam olarak bu yanılsamayı beslemektedir: gücün şiddetle karıştırıldığı, hukukun yerini korkunun aldığı tehlikeli bir algıyı.
Mafya dizileri bir aynadır; ama çoğu zaman gerçeği çarpıtan bir aynadır. O aynada gördüğümüz şeyleri normalleştirmenin sonuçları maalesef tehlikeli ve üzücü sonuçlar doğurmaktadır. Evet, ekrandaki mafya hikâyeleri kurgu olabilir, ancak etkileri ve sonuçları ne yazık ki gerçektir. Bunu da artık maalesef yalnızca dizilerde değil, haber bültenlerinde de sıkça görüyoruz.
