Savaşın hiçbir zaman kazananı yoktur. Buna rağmen dünya, neredeyse nefes alacak bir an bile bulamadan savaşların, çatışmaların ve kaosun içinde savrulmaya devam ediyor.
Bugün yine yanı başımızda, İran’da yaşananlar; ölüm, acı ve belirsizlik. Ve yine sahnede Amerika var. “Özgürlük”, “insan hakları” ve “demokrasi” gibi kulağa umut dolu gelen kavramlar eşliğinde, Ortadoğu’da bir ülke daha ateş hattında.
Elbette bu tablonun tek sorumlusu dış müdahaleler değil. İran’ın yıllardır kendi halkına, özellikle de kadınlara reva gördüğü baskı politikaları, bugün yaşananların zeminini hazırlayan önemli unsurlardan biri. Din gerekçesiyle Kadın kimliği üzerinden kurulan tahakküm, bir iç mesele olmaktan çıkıyor ve fırsat kollayan küresel güçlerin “müdahale” gerekçesi üretmesine de imkân tanıyor.
İran’da kadınlar, yıllardır temel hak ve özgürlükler için mücadele ediyor. Hani dinde zorlama yoktu? Nasıl giyineceklerinden nasıl yaşayacaklarına birçok alanda sıkı bir denetim altında tutuluyorlar. Başörtüsü zorunluluğu, kamusal alanlardaki kısıtlamalar, ağır cezalar kadınların hayatını çekilmez hale getirirken, aslında dine de zarar vererek, özellikle gençlerin dini sorgulanmasına neden oluyor.
Ancak ne yazık ki tarih bize defalarca göstermiştir ki; Küresel Güçler, kadınların ve mazlumların acılarını gerçekten dindirmek için değil, kendi çıkarlarını korumak için harekete geçiyorlar. Sözde “Özgürlük” getirilen tüm ülkelerden (Irak’tan Afganistan’a) geriye yıkılmış şehirler, parçalanmış toplumlar, travmalar, acılar ve işgal edilen ülkeler kalmıştır. Bugün İran için kurulan cümleler de bu yüzden endişe verici.
Bu kaos ortamında en ağır bedeli yine kadınlar, çocuklar ödüyor. “Özgürlük” adı altında çıkılan yolda, bombalar yalnızca binaları değil; umutları, hayalleri ve geleceği de yerle bir ediyor.
Erkek egemen iktidarların hem içeride hem dışarıda yürüttüğü güç savaşları, kadınları iki kez mağdur ediyor: önce kendi devletlerinin baskısının, sonra da küresel hesaplaşmaların kurbanı oluyorlar.
İran’da yaşananlar, Atatürk’ün ne denli ileri görüşlü bir lider olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir. İleri görüşlülüğü, kararlılığı ve milletine kazandırdıkları sayesinde, özellikle de bugün kadın olarak sahip olduğumuz değerlerin ne denli kıymetli olduğu açıktır. Bu sayede küresel güçlerin dayattığı oyunları bozarak, yalnızca bağımsızlık mücadelesi vermekle kalmamış, çağının çok ötesinde bir bakış açısıyla kadına, “senin yerin ayaklar altında değil, göklerdedir” desturuyla kadını toplumun onurlu, eşit ve vazgeçilmez bir öznesi hâline getirmiştir.
O halde görüyoruz ki; özgürlük tanklarla, füzelerle yaptırımlarla, demokrasi de küresel güçlerin müdahalesiyle gelmiyor. Bu nedenle İranlıların ve İranlı kadınlarının mücadelesi, ne Amerika’nın ne de başka bir gücün propaganda malzemesi olmalıdır.
Bu mücadele, yalnızca onların sesine kulak verilerek ve onların talepleri merkeze alınarak çözülebilir. Aksi halde bir kez daha “özgürlük” adına yakılan ateş kadınları, çocukları ve ülkenin tamamını yakmaya devam edecektir.
