Necla Ülkü Kuglin, 1950 doğumlu Türk çocuk edebiyatı yazarı ve çevirmendir. 1974 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun olmuştur. Ankara’da lise İngilizce öğretmenliği yapmıştır. İsveç ve Almanya’da yetişkinler ve gençler için eğitim ve öğretmenlik görevlerinde bulunmuştur. Türkiye’de “Çocuk Müzesi” gibi çocuklara yönelik kültürel projeleri hayata geçirmiştir. İngilizce ve Almancadan Türkçeye çeviriler yapmış; ayrıca kendi yazdığı çocuk kitaplarıyla tanınmıştır. Mavi Kuş – Sevincin Sırrı 1, Onlar Ermiş Muradına, Şeker’le Biber’in Gelişi (Sevincin Sırrı-2), Ebru’ların Tatili, Cem’in Çaydanlığı, Yeni Sevinçler isimli çocuk kitaplarının yanında Dört Mevsim Aşk Ankara, Bir Altmışsekizli Yetişiyor (8 kitap) ve Melek ile Şeytan isimli kitapları da bulunmaktadır. Bunun yanı sıra Külkedisi, Pamuk Prenses, Çizmeli Kedi gibi masal uyarlamaları ile pek çok çeviri eseri de bulunmaktadır. Biz burada Melek ile Şeytan isimli eseri üzerine yazacağız.
Necla Ülkü Kuglin’in Melek ile Şeytan adlı romanı, okuru ilk anda tanıdık bir karşıtlıkla selamlıyor: iyilik ve kötülük, vicdan ve arzu, doğru ve yasak. Ancak roman ilerledikçe bu ikiliğin sanıldığından çok daha kırılgan olduğu anlaşılıyor. Çünkü Kuglin, melekle şeytanı insanın dışında değil, tam merkezine yerleştiriyor. Bu da romanı basit bir ahlak anlatısı olmaktan çıkarıp, insanın varoluşuna dair çok katmanlı bir sorgulamaya dönüştürüyor.
Melek ile Şeytan, dış dünyada yaşanan olaylardan çok, insanın kendiyle yaptığı sessiz konuşmalara odaklanan bir roman. Bu yönüyle okur, karakterlerin başına gelenleri izlemekten çok, onların zihninde dolaşmaya davet ediliyor.
Romanın en güçlü yönlerinden biri, “iyi” kavramını sorgulama cesareti. Melek, ilk bakışta vicdanın ve doğruluğun sesi gibi görünse de çoğu zaman baskıcı bir karaktere bürünüyor. Karakterlere ne yapmaları gerektiğini fısıldıyor; ama bunun bedelini de onlara ödetiyor: suçluluk, bastırma ve kendinden vazgeçme.
Şeytan ise beklenenin aksine her zaman yıkıcı değil. Bazı sahnelerde şeytanın sesi, karakterin uzun süredir görmezden geldiği bir gerçeği açığa çıkarıyor. Bu durum, romanın ahlaki ezberleri bozduğu noktaların başında geliyor. Kuglin, okura şunu düşündürüyor: İyilik, gerçekten içimizden mi geliyor, yoksa bize öğretilmiş bir rol mü?
Bu yaklaşım, romanı klasik iyi–kötü anlatılarından ayırıyor. Melek ile Şeytan, okura “doğru olanı” öğretmeye çalışmıyor; bunun yerine, doğru sandığımız şeylerin nasıl oluştuğunu sorgulatıyor.
Bu yaklaşım, Kantçı bir ödev ahlakından çok, varoluşçu etikle örtüşür. Sartre’ın savunduğu gibi, insan önceden belirlenmiş bir özü olmayan, seçimleriyle kendini kuran bir varlıktır. Roman kahramanları da her kararlarında yalnızdır; melek de şeytan da yol gösterir, ancak sorumluluğu üstlenmez. Seçimin yükü daima insana aittir.
Melek ile Şeytan, insan zihninin bölünmüş yapısını açık biçimde yansıtır. Melek ve şeytan, Freudcu anlamda süperego ve id’in simgesel temsilleri olarak okunabilir. Melek; yasakları, öğretilmiş doğruları ve suçluluk duygusunu taşırken, şeytan; bastırılmış dürtüleri, korkuları ve itiraf edilemeyen arzuları dile getirir.
Melek ve şeytan, insan zihninin iki ayrı yüzü gibi çalışıyor. Melek; kuralların, yasakların ve toplumsal beklentilerin sesi olurken, şeytan bastırılmış arzuların, korkuların ve itiraf edilemeyen düşüncelerin sözcülüğünü üstleniyor.
Dikkat çekici olan şu: Karakterler, şeytanın sesini susturmaya çalıştıkça iç çatışmaları daha da derinleşiyor. Çünkü bastırılan duygu kaybolmuyor; yalnızca daha karmaşık bir biçimde geri dönüyor. Roman bu yönüyle, insanın kendine karşı dürüst olamamasının yarattığı psikolojik yükü görünür kılıyor.
Melek ile Şeytan, insanın en büyük mücadelesinin dış dünyayla değil, kendi içiyle olduğunu hatırlatan bir metin.
Roman, bireyin toplumla kurduğu ilişkiyi de eleştirel bir gözle inceliyor. Melek, yalnızca bireysel vicdanı değil, aynı zamanda toplumun “makbul insan” tanımını temsil ediyor. Uyumlu olmak, fedakâr olmak, susmak ve katlanmak… Tüm bu beklentiler, karakterlerin iç dünyasında meleğin diliyle yankılanıyor.
Şeytan ise bu beklentilere yöneltilmiş bir itiraz gibi ortaya çıkıyor. Bu itiraz her zaman yıkıcı değil; bazen yalnızca “ben de varım” deme çabası. Ancak roman, bu çabanın bedelsiz olmadığını da gösteriyor. Toplumdan uzaklaşmak, çoğu zaman yalnızlaşmayı da beraberinde getiriyor.
Bu noktada Melek ile Şeytan, modern insanın temel açmazlarından birine dokunuyor: Kendin olmak mı, kabul görmek mi?
Roman, insanı sabit bir kimlikle tanımlamıyor. Karakterler ne tamamen iyi ne tamamen kötü. Aynı insan, farklı anlarda bambaşka kararlar verebiliyor. Bu da romanın insanı bir “sonuç” değil, bir “süreç” olarak ele aldığını gösteriyor.
Kuglin’in anlatısında insan, yaptığı seçimlerle sürekli kendini yeniden kuran bir varlık. Melek ile şeytan arasındaki çatışma da bu inşa sürecinin doğal bir parçası. Roman, insanın çelişkilerinden arınması gerektiğini değil; bu çelişkilerle yaşamayı öğrenmesi gerektiğini sezdiriyor.
Sanatsal açıdan romanın en güçlü yönlerinden biri, sembolizmin didaktik olmadan kullanılmasıdır. Melek ve şeytan, somut karakterler olarak değil; iç sesler, çağrışımlar ve düşünce akışları üzerinden varlık kazanır. Bu durum, romanı alegorik olmaktan kurtarır ve psikolojik gerçekliğe yaklaştırır.
Anlatımın içe dönük yapısı, dış olaylardan çok iç mekânlara odaklanır. Bir bakış, bir suskunluk ya da kısa bir tereddüt anı, uzun betimlemelerden daha anlamlı hâle gelir. Yazarın dili sade olmasına rağmen yoğun bir düşünsel derinlik taşır. Bu da romanı yavaş ama etkili bir okuma deneyimine dönüştürür.
Dil sade, sahneler sakin; ancak anlam katmanları oldukça yoğun. Büyük olaylardan çok, küçük tereddüt anları önem kazanıyor: söylenmeyen bir söz, yarım kalan bir düşünce, kısa bir suskunluk…
Melek ile Şeytan, okuruna cevaplar sunan bir roman değil; ama doğru soruları sormaktan da kaçınmıyor. İnsanı tek bir tanıma sığdırmaya çalışmayan bu anlatı, çelişkilerimizi bir kusur değil, varoluşun kaçınılmaz bir parçası olarak görmeye çağırıyor.
Belki de romanın en güçlü yanı burada yatıyor: İnsan, melekle şeytan arasında bir savaş alanı değil; ikisini de içinde taşıyan bir varlık. Ve edebiyat, bazen yalnızca bunu fark etmemizi sağladığında bile işini yapmış oluyor.
