Şirzat Mugan, 1948, Iğdır’ın Tuzluca ilçesine bağlı Turabi köyü doğumludur. İlkokulunu doğduğu köyde, ortaokulunu Iğdır’da tamamladı. 1967’de Ankara’da Hacettepe Üniversitesi Hastaneleri’nde çalışmaya başladı. Askerlik sonrası tekrar aynı hastanede çalıştı. Bir süre çeşitli dernek ve sendikalarda görevler üstlendi. Gece lisesine devam ederek Çankaya Lisesi’nden mezun oldu. Ve Cafer’i Vurdular ve Sana Sevda Perileri Gönderdim isimlerinde iki kitabı bulunmaktadır. Biz bugün Sana Sevda Perileri Gönderdim isimli eseri üzerinde yazacağız.
Şirzat Mugan’ın Sana Sevda Perileri Gönderdim adlı şiir kitabı, sevdayı anlatan metinlerden biri değildir; sevdayı sorunsallaştıran, onu bir duygu olmaktan çıkarıp bir varoluş hâli olarak ele alan şiirlerden oluşur. Bu yönüyle kitap, okurdan yalnızca duygusal bir yakınlık değil, düşünsel bir katılım da talep eder. Zira okur, kitabı ilerlettikçe şunu fark eder: Burada anlatılan şey, bir başkasına duyulan sevgi değil; sevmenin insanı nasıl dönüştürdüğüdür.
Daha başlıktan itibaren şiirin gerçeklikle kuracağı mesafe sezilir. “Göndermek” fiili, bir uzaklığa işaret ederken; “periler” sevdanın artık doğrudan taşınamayacak kadar kırılgan olduğunu ima eder. Bu şiirlerde sevda, yaşanmaz; korunur. Gerçekliğin sertliğinden kaçırılarak imgeye emanet edilir.
Mugan’ın şiir öznesi, sevdasına ulaşmaya çalışan bir âşık değildir. Daha çok, ulaşamamanın bilinciyle yaşayan bir özne vardır karşımızda. Bu durum, şiirleri romantik anlatıdan ayırarak felsefi bir zemine taşır. Sevda, burada bir tamamlanma değil; sürekli ertelenen bir hâl olarak kurulur.
Şiirlerdeki bekleyiş, suskunluk ve dolaylılık; sevdayı bir “sahip olma” isteğinden çok, bir eksiklik bilincine dönüştürür. Öznenin varlığı, bu eksiklik üzerinden tanımlanır. Sevda, özneyi tamamlamaz; onu diri tutar. Bu nedenle şiirler sonuçlanmaz, kapanmaz, bitmez. Okur, her şiirin sonunda bir boşlukla karşılaşır ve tam da bu boşluk, şiirin kendisidir.
Sana Sevda Perileri Gönderdim, neredeyse bütünüyle bir iç konuşmalar kitabıdır. Şiirlerde sıkça karşılaşılan “sen”, çoğu zaman dış dünyadaki bir kişiden çok, şairin zihninde kurduğu bir figürü temsil eder. Sevilen kişi, bir muhatap olmaktan çıkar; bir iç imgeye dönüşür.
Bu durum, şiirlerdeki melankolik tonu belirler. Ancak bu melankoli yıkıcı değil, üretkendir. Şair, kaybı ya da yokluğu inkâr etmez; onunla birlikte düşünür, yazar, var olur. Sevda, burada bir travma değil; şiirin sürekliliğini sağlayan bir duygusal zemin hâline gelir.
Okur, bu şiirleri okurken bir olay örgüsünü değil; bir ruh hâlini takip eder. Şiirler, yaşanmış bir aşkın hikâyesinden çok, yaşanamamış bir sevdanın iç yankıları gibidir.
Kitap, bireysel bir duygu anlatısı gibi görünse de arka planında güçlü bir toplumsal duyarlılık taşır. Sevdanın “gönderilmesi”, modern insanın duygularını doğrudan yaşayamamasına dair önemli bir işarettir. Bu şiirlerde kimse kapıyı çalmaz; mektup da yazılmaz belki, ama sevda mutlaka bir aracıyla iletilir.
Bu dolaylılık, çağımızın temel çelişkisini yansıtır: İletişim çoğalmış, temas azalmıştır. Sevda bile artık yüz yüze yaşanamaz hâle gelmiştir. Şiir öznesi, kalabalıklar içinde yalnızdır; bu yalnızlık bireysel bir kader değil, toplumsal bir durumdur.
Mugan’ın şiirleri bu anlamda sessizdir; ama bu sessizlik bir eksiklik değil, bir tavırdır. Yüksek sesle yaşanamayan duyguların fısıltıyla var olma çabasıdır.
Kitabın en güçlü imgesi olan “periler”, şiirin kurduğu alternatif gerçekliği temsil eder. Bu sanrısal alan, bir kaçış değil; aksine, sevdayı korumaya yönelik bir direniş biçimidir. Gerçek dünyanın hızına, hoyratlığına ve tüketiciliğine karşı şiir, masalsı bir alan açar.
Periler, çocukluğun, saflığın ve inancın simgesidir. Sevda, ancak bu alanda bozulmadan kalabilir. Bu nedenle şiirler zamansızdır; belirli bir döneme değil, insanın duygusal tarihine aittir.
Şair, sevdayı gerçek dünyanın sertliğinden korumak için onu masalsı bir alana taşır. Periler, çocukluğun, saflığın ve inancın simgesidir. Sevda, ancak bu alanda bozulmadan kalabilir.
İmgelerin masalsı yapısı, şiirlerin zaman dışı bir hâl kazanmasını sağlar. Bu şiirler belirli bir döneme değil; insanın duygusal tarihine aittir. Okur, kendi yaşantısından bir parça bulabildiği için şiirle bağ kurar.
Sana Sevda Perileri Gönderdim, sevdayı anlatan bir kitap olmaktan çok, sevdayla düşünmenin mümkün olup olmadığını sorgulayan bir şiir toplamıdır. Felsefi olarak eksikliği, psikolojik olarak iç bölünmeyi, sosyolojik olarak modern yalnızlığı ve imgesel olarak masalı bir araya getirir.
Bu şiirlerde sevda: tamamlanmaz, sonuca ulaşmaz, ama şiirin içinde yaşamaya devam eder.
Ve belki de bu yüzden, okur kitabı bitirdiğinde bir aşk hikâyesiyle değil; kendi içindeki eksiklikle baş başa kalır. Şiirin asıl gücü de tam burada ortaya çıkar.
