Arzu Kök - Şair ve Yazar
Köşe Yazarı
Arzu Kök - Şair ve Yazar
 

Düşünürler Türkiye Halkına Neler Söylerdi? -24-

MUHAMMED İKBAL Konuşuyor Muhammed İkbal (Muhammad Iqbal), 20. yüzyılın en etkili İslam düşünürlerinden, şairlerinden ve filozoflarından biridir. Hem Doğu hem Batı düşüncesini derinlemesine özümsemiş; fikirleriyle yalnızca edebiyatı değil, siyaset ve felsefeyi de etkilemiştir. Pakistan’ın manevi kurucu babası olarak kabul edilir. Bakalım Muhammed İkbal günümüzde Türkiye’de yaşasaydı bizlere neler söylerdi: Aziz kardeşlerim, Ey zamanın omuzlarına yüklenmiş insanlar, Ben size bugünün gürültüsünden seslenmiyorum. Ben size, zamanın derinlerinden sesleniyorum. Çünkü bazı sözler vardır; kulakla değil, varlıkla işitilir. Ben sana bir ülke hakkında konuşmaya gelmedim. Ben sana kendin hakkında konuşmaya geldim. Çünkü şunu öğrendim: Toprak, insanı yükseltmez; insan toprağı anlamlı kılar. Türkiye dediğiniz şey, bir coğrafya değil; zamanın size yönelttiği bir sorudur. Ve her soru, cevabını eylemle ister. Sen bugün hız çağında yaşıyorsun. Ama hız, yön yoksa felakettir. Zamanı tükettiğini sanıyorsun; oysa zaman seni ölçüyor. Ben zamanı çizgisel görmedim. Zaman, Allah’ın insana açtığı yarım kalmış bir imkândır. Ve sen, o imkânın içindesin. Bu yüzden size şunu soruyorum: Siz kendinizi ne sanıyorsunuz? Bir tüketici mi? Bir seçmen mi? Bir kalabalık mı? Yoksa yeryüzünde, Allah’ın yarım bıraktığı işi tamamlamakla yükümlü bir özne mi? Ben insanı küçük görmedim. Ama onu başıboş da bırakmadım. İnsan, benim için ne toz zerresidir ne de tanrı. İnsan, sorumluluk taşıyan bir benliktir. Ben buna khudi dedim. Ben “khudi” dediğimde bir psikoloji önermedim. Ben bir ontoloji kurdum. Khudi, insanın kendini beğenmesi değildir. Khudi, insanın Allah karşısında “Ben buradayım ve yükü kabul ediyorum” diyebilmesidir. Khudi, Allah’ın “Ol” emrine insanın verdiği cevaptır. Eğer bu cevap cılızsa, tarih susar. Eğer bu cevap cesursa, zaman şekil değiştirir. Sen bugün inanıyorsun ama var olmuyorsun. İmanını güvenli alanlara hapsettin. Oysa iman, tehlikeli bir davettir. Secde, kaçış değildir. Secde, yeryüzünün yükünü kabul etmektir. Ben sana ahlâk öğretmeye gelmedim. Ahlâk, sonuçtur. Ben sana irade öğretmeye geldim. Çünkü irade yoksa ne ahlâk kalır ne özgürlük ne de gelecek. Bugün Türkiye’de şunu görüyorum: İnsanlar ya kendilerini fazlasıyla büyütüyor ya da bütünüyle siliyorlar. Kibirle yokluk arasında gidip gelen bir benlik yorgunluğu yaşıyorsunuz. Oysa ben size şunu söylüyorum: Kendini inkâr eden milletler başkalarının hayallerini yaşar. Kendini putlaştıran milletler ise kendi elleriyle yıkılır. Ey kardeşlerim, Zamanı yanlış anlıyorsunuz. Zaman, akıp giden bir nehir değildir. Zaman, Allah’ın insana emanet ettiği yaratılabilir bir alandır. Gelecek henüz yazılmadı. Ama bu, onun kendiliğinden iyi olacağı anlamına gelmez. Gelecek, onu üstlenenlerin olur. Siz “kader” diyerek sorumluluktan kaçtınız. Oysa kader, kaçmak için değil; ortak olmak içindir. Allah kaderi yazar, ama kalemi insanın eline verir. Ve ben bugün şunu görüyorum: Kalem elinizde, ama yazmaktan korkuyorsunuz. Çünkü yazmak risk ister. Risk ise iman ister. İman, sakin zamanların süsü değildir. İman, kriz anlarının cesaretidir. Peygamberler, düzenli toplumlara değil; sarsılmış zamanlara geldiler. Bugün sizin zamanınız da sarsılmıştır. Bilgi çoğaldı, hikmet azaldı. İletişim arttı, derinlik kayboldu. Her şeye dokunuyor, hiçbir şeyle bağ kurmuyorsunuz. Bağ kurmayan insan, inşa edemez. İnşa edemeyen insan, yalnızca tüketir. Ve tüketen toplumlar, zamanın yükünü taşıyamaz. Ey Türkiye’nin insanı, Ben dindarlık gördüm bu topraklarda. Ama bazen bu dindarlık, hayatı dönüştürmekten çok hayattan korunma biçimine dönüşmüş. İbadet, insanı hayattan koparıyorsa o ibadet henüz diriltici değildir. Secde, insanı yeryüzüne bağlar; onu sorumluluktan azat etmez. Vahiy, geçmişte kalmış bir ses değildir. Vahiy, her çağda insanı ayağa kaldıran canlı bir çağrıdır. Ama bu çağrı, konfor sevenlere değil; risk alanlara hitap eder. Siz çok konuştunuz. Çok tartıştınız. Çok taraf oldunuz. Ama çok az inşa ettiniz. Siyaseti, ahlaktan ayırdığınız gün gücü kutsadınız. Gücü kutsadığınız gün adaleti kaybettiniz. Unutmayın: Ahlakla sınırlandırılmayan güç, milletleri yükseltmez; yalnızca el değiştirir. Ey gençler, Size “özgürlük” verdiler ama yön vermediler. Yönsüz özgürlük, savrulmaktır. Ve savrulan gençlik, başkalarının projelerinde kullanılır. Kimlik, size miras kalan bir etiket değildir. Kimlik, bedel ödeyerek inşa edilen bir duruştur. Türkiye, Sen bir ülke değilsin yalnızca. Sen, Doğu ile Batı arasında sıkışmış bir arabulucu değil; insanlığın önüne konmuş bir sorumluluk alanısın. Sana düşen, taklit etmek değildir. Sana düşen, kendi benliğini inşa ederek yeni bir yol açmaktır. Türkiye, Sen büyük laflar etmeyi seviyorsun. Ama büyük işler, sessizce hazırlanır. Tarih, bağıranları değil; direnenleri yazar. Eğer bugün bu ülkede bir çıkış olacaksa, bu çıkış ne sloganlardan ne de nostaljiden gelecektir. Bu çıkış, kendisiyle yüzleşebilen insanlardan doğacaktır. Ben size umut vaat etmiyorum. Umut, hazır verilen bir duygu değildir. Umut, eylemin yan ürünüdür. Ben size şunu söylüyorum: Kendinle yüzleş. Bahaneleri bırak. Kurban rolünden çık. İmanını riskle tamamla. Ve iradeni toparla. Çünkü şunu bilin: Allah, kendi kaderini üstlenmeyen toplumla tarihi paylaşmaz. Ama ayağa kalkan, sorumluluk alan, korkusunu aşan insanla zamanı yeniden kurar. Selam olsun, kaderiyle ortaklık kurmaya cesaret edenlere. Selam olsun, zamanı taşımayı göze alanlara.
Ekleme Tarihi: 24 Ocak 2026 -Cumartesi

Düşünürler Türkiye Halkına Neler Söylerdi? -24-

MUHAMMED İKBAL Konuşuyor

Muhammed İkbal (Muhammad Iqbal), 20. yüzyılın en etkili İslam düşünürlerinden, şairlerinden ve filozoflarından biridir. Hem Doğu hem Batı düşüncesini derinlemesine özümsemiş; fikirleriyle yalnızca edebiyatı değil, siyaset ve felsefeyi de etkilemiştir. Pakistan’ın manevi kurucu babası olarak kabul edilir. Bakalım Muhammed İkbal günümüzde Türkiye’de yaşasaydı bizlere neler söylerdi:

Aziz kardeşlerim,

Ey zamanın omuzlarına yüklenmiş insanlar,

Ben size bugünün gürültüsünden seslenmiyorum.

Ben size, zamanın derinlerinden sesleniyorum.

Çünkü bazı sözler vardır; kulakla değil, varlıkla işitilir.

Ben sana bir ülke hakkında konuşmaya gelmedim.

Ben sana kendin hakkında konuşmaya geldim.

Çünkü şunu öğrendim: Toprak, insanı yükseltmez; insan toprağı anlamlı kılar.

Türkiye dediğiniz şey, bir coğrafya değil; zamanın size yönelttiği bir sorudur.

Ve her soru, cevabını eylemle ister.

Sen bugün hız çağında yaşıyorsun.

Ama hız, yön yoksa felakettir.

Zamanı tükettiğini sanıyorsun; oysa zaman seni ölçüyor.

Ben zamanı çizgisel görmedim.

Zaman, Allah’ın insana açtığı yarım kalmış bir imkândır.

Ve sen, o imkânın içindesin.

Bu yüzden size şunu soruyorum: Siz kendinizi ne sanıyorsunuz?

Bir tüketici mi?

Bir seçmen mi?

Bir kalabalık mı?

Yoksa yeryüzünde, Allah’ın yarım bıraktığı işi tamamlamakla yükümlü bir özne mi?

Ben insanı küçük görmedim.

Ama onu başıboş da bırakmadım.

İnsan, benim için ne toz zerresidir ne de tanrı.

İnsan, sorumluluk taşıyan bir benliktir.

Ben buna khudi dedim.

Ben “khudi” dediğimde bir psikoloji önermedim.

Ben bir ontoloji kurdum.

Khudi, insanın kendini beğenmesi değildir.

Khudi, insanın Allah karşısında “Ben buradayım ve yükü kabul ediyorum” diyebilmesidir.

Khudi, Allah’ın “Ol” emrine insanın verdiği cevaptır.

Eğer bu cevap cılızsa, tarih susar.

Eğer bu cevap cesursa, zaman şekil değiştirir.

Sen bugün inanıyorsun ama var olmuyorsun.

İmanını güvenli alanlara hapsettin.

Oysa iman, tehlikeli bir davettir.

Secde, kaçış değildir.

Secde, yeryüzünün yükünü kabul etmektir.

Ben sana ahlâk öğretmeye gelmedim.

Ahlâk, sonuçtur.

Ben sana irade öğretmeye geldim.

Çünkü irade yoksa ne ahlâk kalır ne özgürlük ne de gelecek.

Bugün Türkiye’de şunu görüyorum: İnsanlar ya kendilerini fazlasıyla büyütüyor ya da bütünüyle siliyorlar.

Kibirle yokluk arasında gidip gelen bir benlik yorgunluğu yaşıyorsunuz.

Oysa ben size şunu söylüyorum: Kendini inkâr eden milletler başkalarının hayallerini yaşar.

Kendini putlaştıran milletler ise kendi elleriyle yıkılır.

Ey kardeşlerim,

Zamanı yanlış anlıyorsunuz.

Zaman, akıp giden bir nehir değildir.

Zaman,

Allah’ın insana emanet ettiği yaratılabilir bir alandır.

Gelecek henüz yazılmadı.

Ama bu, onun kendiliğinden iyi olacağı anlamına gelmez.

Gelecek, onu üstlenenlerin olur.

Siz “kader” diyerek sorumluluktan kaçtınız.

Oysa kader, kaçmak için değil; ortak olmak içindir.

Allah kaderi yazar, ama kalemi insanın eline verir.

Ve ben bugün şunu görüyorum:

Kalem elinizde, ama yazmaktan korkuyorsunuz.

Çünkü yazmak risk ister.

Risk ise iman ister.

İman, sakin zamanların süsü değildir.

İman, kriz anlarının cesaretidir.

Peygamberler, düzenli toplumlara değil; sarsılmış zamanlara geldiler.

Bugün sizin zamanınız da sarsılmıştır.

Bilgi çoğaldı, hikmet azaldı.

İletişim arttı, derinlik kayboldu.

Her şeye dokunuyor, hiçbir şeyle bağ kurmuyorsunuz.

Bağ kurmayan insan, inşa edemez.

İnşa edemeyen insan, yalnızca tüketir.

Ve tüketen toplumlar, zamanın yükünü taşıyamaz.

Ey Türkiye’nin insanı,

Ben dindarlık gördüm bu topraklarda.

Ama bazen bu dindarlık, hayatı dönüştürmekten çok hayattan korunma biçimine dönüşmüş.

İbadet, insanı hayattan koparıyorsa o ibadet henüz diriltici değildir.

Secde, insanı yeryüzüne bağlar; onu sorumluluktan azat etmez.

Vahiy, geçmişte kalmış bir ses değildir.

Vahiy, her çağda insanı ayağa kaldıran canlı bir çağrıdır.

Ama bu çağrı, konfor sevenlere değil; risk alanlara hitap eder.

Siz çok konuştunuz.

Çok tartıştınız.

Çok taraf oldunuz.

Ama çok az inşa ettiniz.

Siyaseti, ahlaktan ayırdığınız gün gücü kutsadınız.

Gücü kutsadığınız gün adaleti kaybettiniz.

Unutmayın:

Ahlakla sınırlandırılmayan güç, milletleri yükseltmez; yalnızca el değiştirir.

Ey gençler,

Size “özgürlük” verdiler ama yön vermediler.

Yönsüz özgürlük, savrulmaktır.

Ve savrulan gençlik, başkalarının projelerinde kullanılır.

Kimlik, size miras kalan bir etiket değildir.

Kimlik, bedel ödeyerek inşa edilen bir duruştur.

Türkiye,

Sen bir ülke değilsin yalnızca.

Sen, Doğu ile Batı arasında sıkışmış bir arabulucu değil; insanlığın önüne konmuş bir sorumluluk alanısın.

Sana düşen, taklit etmek değildir.

Sana düşen, kendi benliğini inşa ederek yeni bir yol açmaktır.

Türkiye,

Sen büyük laflar etmeyi seviyorsun.

Ama büyük işler, sessizce hazırlanır.

Tarih, bağıranları değil; direnenleri yazar.

Eğer bugün bu ülkede bir çıkış olacaksa, bu çıkış ne sloganlardan ne de nostaljiden gelecektir.

Bu çıkış, kendisiyle yüzleşebilen insanlardan doğacaktır.

Ben size umut vaat etmiyorum.

Umut, hazır verilen bir duygu değildir.

Umut, eylemin yan ürünüdür.

Ben size şunu söylüyorum:

Kendinle yüzleş.

Bahaneleri bırak.

Kurban rolünden çık.

İmanını riskle tamamla.

Ve iradeni toparla.

Çünkü şunu bilin: Allah, kendi kaderini üstlenmeyen toplumla tarihi paylaşmaz.

Ama ayağa kalkan, sorumluluk alan, korkusunu aşan insanla zamanı yeniden kurar.

Selam olsun, kaderiyle ortaklık kurmaya cesaret edenlere.

Selam olsun, zamanı taşımayı göze alanlara.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (1)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Merve K. Filizcan
(24.01.2026 13:39 - #4816)
Arzu Hocam, bu yazı geçmişin düşünürlerinden çok bugünün insanına sesleniyor. Khudi vurgusu, bireysel sorumluluk ve cesaret meselesini yeniden düşünmemize vesile oluyor. Emeğinize, kaleminize sağlık.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.