LUDWİG FEUERBACH Konuşuyor
Ludwig Feuerbach (1804–1872), Alman filozof ve özellikle din felsefesi alanındaki eleştirel yaklaşımıyla tanınır. En çok, Hristiyanlığı insan merkezli bir şekilde yorumlaması ve Tanrı kavramını insanın kendi özünün bir yansıması olarak görmesiyle bilinir. Bakalım Ludwig Feuerbach günümüzde Türkiye’de yaşasaydı bizlere neler söylerdi:
Ey bu toprakların insanları,
Ben Almanya’dan, yüzyıllar öncesinden gelen bir düşünürüm; fakat insanın özü zamana ve coğrafyaya bağlı değildir. Burada, Anadolu’da gördüğüm şeyler bana şunu bir kez daha hatırlattı: İnsan her yerde aynıdır; umut eder, korkar, inanır ve acı çeker.
İnsanlar,
Ben felsefeye Tanrı’yla değil, insanla başladım. Çünkü Tanrı’yı düşünen, tasarlayan, seven ve korkan varlık, Tanrı değil, insandır. Bugün bu ülkede yaşadığım deneyim, beni eski bir düşüncemi daha ileri götürmeye zorluyor: İnsan artık yalnızca Tanrı’ya değil, kendi yarattığı bütün soyut güçlere yabancılaşmıştır.
Benim zamanımda din, insanın kendi özünü gökyüzüne yansıtmasının en berrak biçimiydi. Bugün ise bu yansıtma çoğalmış, parçalanmış ve her yere dağılmıştır. Devlet, millet, piyasa, gelenek, kimlik, liderlik… Hepsi insanın kendi yetilerini kendi karşısına diktiği yeni kutsal formlardır.
İnsan kendi gücünü önce Tanrı’ya eşdeğer gördü; sonra onu devlete emanet etti, sonra ekonomiye teslim etti; sonra soyut kimliklere hapsetti.
Ve şimdi insan, kendi yarattığı bu güçlerin önünde küçülmüş, susmuş ve edilgin durmaktadır.
Oysa insanın özü, soyut değildir.
İnsan, bir bedendir.
Duyar, acı çeker, sevinir, yaşlanır, ölür.
Benim felsefem, insanı bu duyusal gerçekliğine geri çağırır. Çünkü insanı bedensel varoluşundan koparan her düşünce, onu ahlâklı değil, itaatkâr kılar. Burada gördüğüm şey, ahlâkın yerini itaatin almış olmasıdır.
Size sürekli sabır öğretiliyor. Sabır, bir erdem olarak sunuluyor. Ama şunu sormak zorundayım:
Sabreden kim, rahat eden kim?
Eğer sabır yalnızca yoksula, güçsüze ve dışlanana öğretiliyorsa, bu bir erdem değil, bir yönetim tekniğidir.
İnsan acı çektiğinde ona “kader” deniyor.
İnsan yoksullaştığında ona “imtihan” deniyor.
İnsan susturulduğunda ona “düzen” deniyor.
İnsan kendi acısını gökten geldi sanmaya başladığında, onu yeryüzünde değiştirme iradesini kaybeder. İşte dinin ve kutsal olanın en tehlikeli biçimi budur:
İnsanı kendisinden uzaklaştırması.
Ben dine düşman değilim. Ben, insanın kendi özünü inkâr ettiği her düşünceye karşıyım. Din, insanı sevmeyi öğrettiği ölçüde değerlidir. Ama insanı korkutarak terbiye ediyorsa, artık din değil, yabancılaşmış bir bilinçtir.
Bugün bu ülkede insanlar birbirlerine insan olarak değil, kimlikler aracılığıyla bakıyor. Dindar–seküler, yerli–yabancı, biz–onlar… Bu ayrımlar insanın yerine geçmiş. İnsan, artık bir bedeniyle değil, bir etiketiyle var olabiliyor.
Oysa insan, etiketten önce acı çeken bir varlıktır.
Açlık etiket tanımaz.
Yoksulluk kimlik sormaz.
Korku, ideoloji bilmez.
Ahlâk, aynı düşüncede olmak değildir. Ahlâk, karşındakinin acısını gerçek kabul edebilmektir. Benim felsefemde ahlâk, gökten inen bir buyruk değil; insanın insanla kurduğu duyusal ve karşılıklı ilişkidir.
Kadının değersizleştirildiği bir toplumda erkek de özgür değildir. Çünkü insanlık bölünemez. Gencin susturulduğu bir toplumda gelecek yoktur. Çünkü gelecek, soyut ideallerle değil, yaşayan insanlarla kurulur.
İnsanlar bana soruyor: “Peki umut nerede?”
Umut, gökte değildir.
Umut, soyut vaatlerde değildir.
Umut, insanın insanla kurduğu gerçek ilişkidedir.
İnsan ancak başkasında kendisini tanıdığında insan olur. Sevgi, insanın kendisini başka bir insanda yeniden bulmasıdır. Benim hümanizmim buradan doğar:
İnsan, insan için en yüksek varlıktır.
Bu cümle bir slogan değil, bir ölçüttür.
Devlet bu ölçüye göre yargılanmalıdır.
Din bu ölçüye göre düşünülmelidir.
Ahlâk bu ölçüye göre kurulmalıdır.
İnsanı ezen hiçbir düzen meşru değildir.
İnsanı susturan hiçbir kutsal masum değildir.
İnsanı küçülten hiçbir büyüklük gerçek değildir.
Ben sizden inançlarınızı terk etmenizi istemiyorum.
Ben sizden insanı merkeze almanızı istiyorum.
İnsan kendi özünü geri aldığında, Tanrı düşmez; fakat Tanrı insanın üzerinde bir baskı olmaktan çıkar. Devlet yıkılmaz; fakat devlet insanın efendisi olmaktan vazgeçer. Gelenek yok olmaz; fakat gelenek insanın önüne geçemez.
Benim çağrım budur:
İnsanı, yarattığı her şeyin önüne koyun.
İnsanı kutsallaştırın, ama putlaştırmadan.
İnsanı sevin, ama soyutlayarak değil.
Çünkü insan, soyutlandığı anda değil, duyulduğu, görüldüğü ve anlaşıldığı anda insandır.
Bugün burada, bu ülkede, tekrar ediyorum:
İnsan, insan için en yüksek varlıktır.
Bu cümle kabul edilmediği sürece ne inanç huzur verir ne düzen adil olur ne de gelecek gerçekten mümkün olur.
