Arzu Kök - Şair ve Yazar
Köşe Yazarı
Arzu Kök - Şair ve Yazar
 

Düşünürler Türkiye Halkına Neler Söylerdi? -22-

SØREN KİERKEGAARD Konuşuyor Søren Kierkegaard (1813–1855), Danimarkalı bir filozof, teolog ve yazardır. Genellikle varoluşçuluğun öncüsü olarak kabul edilir. Felsefesi, soyut sistemlerden çok bireyin iç dünyasına, öznel deneyimine, inanç, kaygı, özgürlük ve seçim gibi temalara odaklanır. Bakalım Søren Kierkegaard günümüzde Türkiye’de yaşasaydı bizlere neler söylerdi: Ey dinleyenler, Ben sizden bilge olmanızı istemiyorum. Bilgelik çağınızda fazlasıyla var. Ben sizden kendiniz olma cesaretini istiyorum, çünkü o, her çağda nadirdir. İnsan, kendisi olmaya yazgılı bir varlıktır. Ama aynı zamanda, kendisi olmaktan kaçabilen tek varlıktır. Size daha önce birey olmaktan söz etmiştim. Kalabalığın tehlikesinden, hakikatin yükünden… Şimdi size başka bir şey söyleyeceğim: Ben yanılmışım. Sizin çağınız yalnızca kalabalığın çağı değil, gürültünün çağıdır. Burada insanlar susmuyor, ama kimse konuşmuyor. Herkes fikir sahibi, ama çok azı sorumluluk sahibi. Gördüm ki sizde insan ya sürekli kendini savunuyor ya da sürekli kendini gizliyor. Ve bu hâl, ruhu yorar. Sevgili dinleyenler, Çağınız kalabalığı kutsuyor. Kalabalık güven verir. Kalabalıkta sorumluluk dağılır. Kalabalıkta suçsuzluk hissi vardır. Ama size şunu söylemeliyim: Kalabalık hakikatin düşmanıdır. Çünkü hakikat hiçbir zaman “hepimiz” değildir. Hakikat, “ben”dir. Hakikat, bireyin varoluşudur. Hakikat, senin nasıl yaşadığındır; ne söylediğin, ne savunduğun, ne paylaştığın değil. Siz hakikati sloganlarda arıyorsunuz. Oysa hakikat, insanın geceleri kendisiyle baş başa kaldığında kaçamadığı sorudur. Sevgili dinleyenler, Eskiden umutsuzluk, insanın kendisi olamamasıydı. Şimdi gördüğüm ise şudur: İnsanlarınız kendisi olmaktan vazgeçmiş, ama bunu bir kayıp olarak bile hissetmiyor. İnsan, ruhunu kaybettiğini anlamıyorsa, ona acı da duymaz. Bu, en sessiz umutsuzluktur. Her şeyin politize olduğu yerde, hiçbir şey gerçekten ahlaki değildir. Herkes haklı olmak istiyor, ama kimse hakikatin bedelini ödemek istemiyor. Ben insanın üç biçimde yaşayabileceğini söyledim. Estetik yaşam: Hazla, anla, dikkat dağıtmayla yaşayan insanın hayatıdır. Sıkılır ama derinleşmez. Eleştirir ama sorumluluk almaz. Etik yaşam: Sorumluluk alır, görev duygusu gelişir. Ama hâlâ kendini kurtaramaz; çünkü insan yalnızca doğru olanı yaparak, kendisi olamaz. Ve sonra… Dinsel varoluş gelir. Bu, aklın rahat ettiği bir alan değildir. Bu, güvenli bir alan hiç değildir. Bu, insanın Tanrı karşısında tek başına durduğu yerdir. Burada hiçbir kalabalık yoktur. Burada gelenek seni taşımaz. Burada başkasının inancı seni kurtarmaz. Burada yalnızca şunu sorarsın: — Ben gerçekten inanıyor muyum, yoksa inanıyormuş gibi mi yaşıyorum? Sevgili Dinleyenler, İnancı gördüm. Ama çok az iman gördüm. İnanç burada çoğu zaman bir kimliktir, bir taraf, bir savunma hattıdır. Oysa iman, insanı savunmasız bırakır. Tanrı, bir grubun sloganı hâline geldiğinde, artık Tanrı değildir; bir gürültü nesnesidir. İnsan Tanrı’yı kullanmaya başladığında, Tanrı’yla ilişkisini çoktan kaybetmiştir. Ve şunu söylemeliyim: İman, insanı rahatlatmak zorunda değildir. Gerçek iman, insanı rahatsız eder. Sevgili dinleyenler, Kaygıyı hâlâ hissediyorsunuz. Ama artık onunla yüzleşmiyorsunuz. Onu ekranlarla, öfkeyle, alayla, hızla bastırıyorsunuz. Sürekli konuşmak, çoğu zaman düşünmemek içindir. Sürekli tepki vermek, seçim yapmaktan kaçmaktır. Ama kaygı bastırıldığında yok olmaz. Derinleşir. Ve insan, kaygıdan kaçtıkça özgürlüğünden de kaçar. Eskiden insanlar yanlış yaptıklarında utanırdı. Şimdi insanlar yalnızca yakalanmaktan utanıyor. Etik yaşam, yerini pozisyon almaya bırakmış. “Doğru mu?” sorusu yok. Sadece: — Bizden mi? — Onlardan mı? Ama ahlâk, taraf tutmaz. Ahlâk, insanı yalnız bırakır. Birey Olmak Artık Daha Zor Size birey olun demek kolaydı. Şimdi görüyorum ki bu çağda birey olmak, neredeyse bir direniş biçimi. Çünkü birey: Herkes bağırırken susar Herkes suçlarken kendini sorgular Herkes emin görünürken titrer Ama yine de şunu söylemeliyim: İnsan, birey olmaktan vazgeçerse, toplum da kurtulmaz. Toplum, kendisi olmaya cesaret eden az sayıda insan sayesinde ayakta kalır. “Umut Hâlâ Var mı?” diye sorarsan: Evet. Ama bu umut yüksek sesli değildir. Bu umut: Kendisiyle dürüst olan insandadır İnancı gösteriye çevirmeyende Haklı olmaktansa doğru kalmayı seçende Umut, kalabalıkta değil, tek başına sorumluluk alabilen insandadır. Ve şunu artık daha net söylüyorum: Bu çağın en büyük günahı yanlış yapmak değil, hiç düşünmeden yaşamaktır. Sevgiler…
Ekleme Tarihi: 10 Ocak 2026 -Cumartesi

Düşünürler Türkiye Halkına Neler Söylerdi? -22-

SØREN KİERKEGAARD Konuşuyor

Søren Kierkegaard (1813–1855), Danimarkalı bir filozof, teolog ve yazardır. Genellikle varoluşçuluğun öncüsü olarak kabul edilir. Felsefesi, soyut sistemlerden çok bireyin iç dünyasına, öznel deneyimine, inanç, kaygı, özgürlük ve seçim gibi temalara odaklanır. Bakalım Søren Kierkegaard günümüzde Türkiye’de yaşasaydı bizlere neler söylerdi:

Ey dinleyenler,

Ben sizden bilge olmanızı istemiyorum.

Bilgelik çağınızda fazlasıyla var.

Ben sizden kendiniz olma cesaretini istiyorum, çünkü o, her çağda nadirdir.

İnsan, kendisi olmaya yazgılı bir varlıktır.

Ama aynı zamanda, kendisi olmaktan kaçabilen tek varlıktır.

Size daha önce birey olmaktan söz etmiştim.

Kalabalığın tehlikesinden, hakikatin yükünden…

Şimdi size başka bir şey söyleyeceğim:

Ben yanılmışım.

Sizin çağınız yalnızca kalabalığın çağı değil, gürültünün çağıdır.

Burada insanlar susmuyor, ama kimse konuşmuyor.

Herkes fikir sahibi, ama çok azı sorumluluk sahibi.

Gördüm ki sizde insan ya sürekli kendini savunuyor ya da sürekli kendini gizliyor.

Ve bu hâl, ruhu yorar.

Sevgili dinleyenler,

Çağınız kalabalığı kutsuyor.

Kalabalık güven verir.

Kalabalıkta sorumluluk dağılır.

Kalabalıkta suçsuzluk hissi vardır.

Ama size şunu söylemeliyim: Kalabalık hakikatin düşmanıdır.

Çünkü hakikat hiçbir zaman “hepimiz” değildir.

Hakikat, “ben”dir.

Hakikat, bireyin varoluşudur.

Hakikat, senin nasıl yaşadığındır; ne söylediğin, ne savunduğun, ne paylaştığın değil.

Siz hakikati sloganlarda arıyorsunuz.

Oysa hakikat, insanın geceleri kendisiyle baş başa kaldığında kaçamadığı sorudur.

Sevgili dinleyenler,

Eskiden umutsuzluk, insanın kendisi olamamasıydı.

Şimdi gördüğüm ise şudur: İnsanlarınız kendisi olmaktan vazgeçmiş, ama bunu bir kayıp olarak bile hissetmiyor.

İnsan, ruhunu kaybettiğini anlamıyorsa, ona acı da duymaz.

Bu, en sessiz umutsuzluktur.

Her şeyin politize olduğu yerde, hiçbir şey gerçekten ahlaki değildir.

Herkes haklı olmak istiyor, ama kimse hakikatin bedelini ödemek istemiyor.

Ben insanın üç biçimde yaşayabileceğini söyledim.

Estetik yaşam: Hazla, anla, dikkat dağıtmayla yaşayan insanın hayatıdır.

Sıkılır ama derinleşmez. Eleştirir ama sorumluluk almaz.

Etik yaşam: Sorumluluk alır, görev duygusu gelişir. Ama hâlâ kendini kurtaramaz; çünkü insan yalnızca doğru olanı yaparak, kendisi olamaz.

Ve sonra…

Dinsel varoluş gelir.

Bu, aklın rahat ettiği bir alan değildir.

Bu, güvenli bir alan hiç değildir.

Bu, insanın Tanrı karşısında tek başına durduğu yerdir.

Burada hiçbir kalabalık yoktur.

Burada gelenek seni taşımaz.

Burada başkasının inancı seni kurtarmaz.

Burada yalnızca şunu sorarsın:

— Ben gerçekten inanıyor muyum, yoksa inanıyormuş gibi mi yaşıyorum?

Sevgili Dinleyenler,

İnancı gördüm.

Ama çok az iman gördüm.

İnanç burada çoğu zaman bir kimliktir, bir taraf, bir savunma hattıdır.

Oysa iman, insanı savunmasız bırakır.

Tanrı, bir grubun sloganı hâline geldiğinde, artık Tanrı değildir; bir gürültü nesnesidir.

İnsan Tanrı’yı kullanmaya başladığında, Tanrı’yla ilişkisini çoktan kaybetmiştir.

Ve şunu söylemeliyim: İman, insanı rahatlatmak zorunda değildir.

Gerçek iman, insanı rahatsız eder.

Sevgili dinleyenler,

Kaygıyı hâlâ hissediyorsunuz.

Ama artık onunla yüzleşmiyorsunuz.

Onu ekranlarla, öfkeyle, alayla, hızla bastırıyorsunuz.

Sürekli konuşmak, çoğu zaman düşünmemek içindir.

Sürekli tepki vermek, seçim yapmaktan kaçmaktır.

Ama kaygı bastırıldığında yok olmaz.

Derinleşir.

Ve insan, kaygıdan kaçtıkça özgürlüğünden de kaçar.

Eskiden insanlar yanlış yaptıklarında utanırdı.

Şimdi insanlar yalnızca yakalanmaktan utanıyor.

Etik yaşam, yerini pozisyon almaya bırakmış.

“Doğru mu?” sorusu yok.

Sadece:

— Bizden mi?

— Onlardan mı?

Ama ahlâk, taraf tutmaz.

Ahlâk, insanı yalnız bırakır.

Birey Olmak Artık Daha Zor

Size birey olun demek kolaydı.

Şimdi görüyorum ki bu çağda birey olmak, neredeyse bir direniş biçimi.

Çünkü birey: Herkes bağırırken susar

Herkes suçlarken kendini sorgular

Herkes emin görünürken titrer

Ama yine de şunu söylemeliyim: İnsan, birey olmaktan vazgeçerse, toplum da kurtulmaz.

Toplum, kendisi olmaya cesaret eden az sayıda insan sayesinde ayakta kalır.

“Umut Hâlâ Var mı?” diye sorarsan: Evet.

Ama bu umut yüksek sesli değildir.

Bu umut: Kendisiyle dürüst olan insandadır

İnancı gösteriye çevirmeyende

Haklı olmaktansa doğru kalmayı seçende

Umut, kalabalıkta değil, tek başına sorumluluk alabilen insandadır.

Ve şunu artık daha net söylüyorum: Bu çağın en büyük günahı yanlış yapmak değil, hiç düşünmeden yaşamaktır.

Sevgiler…

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.