Arzu Kök - Şair ve Yazar
Köşe Yazarı
Arzu Kök - Şair ve Yazar
 

ÇAĞRININ DÜŞLERE YANSIMASI

Tayyar Süslü, 2025 yılında yayımlanan Zamanın İzleri ve Çağrının Düşlere Yansıması gibi eserleriyle bilinen bir yazardır. Biz burada Çağrını Düşlere Yansıması isimli eseri üzerine yazacağız. İnsan, çoğu zaman kendine ait olmayan bir hayatın içinde yaşadığını fark etmeden var olur. Günlük alışkanlıklar, toplumsal roller ve öğrenilmiş düşünme biçimleri, bireyin iç sesini bastırır. Ancak bastırılan her şey, başka bir biçimde geri döner. Bir de bazen insanlar, neyi aradığını bilmeden arar durur. Günlük hayatın içinde sürüklenirken, durup dururken gelen bir huzursuzluk, tanıdık ama adı konulamayan bir eksiklik hissi kurcalayıp durur onu. “İnsan, kendini en çok nerede tanır? Uyanıkken mi, yoksa rüya görürken mi?” Tayyar Süslü’nün Çağrının Düşlere Yansıması adlı eseri, bu soruyu merkeze alarak okuru bilincin sınırlarında dolaştıran çok katmanlı bir düşünce yolculuğu sunuyor. Kitap, rüyaları yalnızca bireysel deneyimler olarak değil; insanın varoluşunu, toplumsal konumunu ve estetik duyarlılığını yansıtan zihinsel aynalar olarak ele alıyor. Süslü’nün metni, temelde felsefenin en eski sorularından birine yaslanıyor: “Gerçek nedir?” Rüyalar ise bu sorunun en kırılgan alanında durur. Uyanık bilinçte “gerçek” kabul edilen deneyimler ile rüyalardaki yoğun yaşantılar arasındaki fark, kitap boyunca sorgulanır. Platon’un mağara alegorisinden Descartes’ın “Düş görenle uyanık olanı nasıl ayırt ederiz?” sorusuna kadar uzanan felsefi miras, Süslü’nün düşünsel arka planında sezdirilir. Rüyalar, burada yalnızca bilinçaltının bir ürünü değil; benliğin kendisiyle kurduğu içsel bir diyalogdur. Yazar, rüyayı gören öznenin, aslında kendini yeniden kurduğunu ima eder. Bu bağlamda Çağrının Düşlere Yansıması, rüyayı pasif bir yaşantı olmaktan çıkarıp ontolojik bir deneyime dönüştürür. Kitap, insanın varoluşuna yöneltilmiş bir “çağrı” fikri etrafında şekillenir. Bu çağrı, dışsal bir otoritenin buyruğu değil; insanın varlığının kendisine yönelttiği sessiz bir sorudur. Heidegger’in “varlık çağrısı” kavramını anımsatan bu yaklaşımda, insan ancak bu çağrıyı duyabildiği ölçüde kendisi olmaya yaklaşır. Kitabın en güçlü damarları psikolojik çözümlemelerdir. Süslü, rüyaları bellekte depolanmış, derin izler bırakmış deneyimlerin yeniden sahnelenmesi olarak ele alıyor. Freud’un bastırılmış arzularına, Jung’un kolektif bilinçdışına doğrudan referans vermese de bu kuramsal çerçeve metnin satır aralarında hissedilmekte. Rüyalar; bazen bir travmanın yankısı, bazen tamamlanmamış bir arzunun sesi, bazen de bilinçli zihnin bastırdığı korkuların geri dönüşü bibidir. Yazarın kendi yaşamından verdiği örnekler, teorik bir anlatıyı kişisel bir tanıklığa dönüştürür. Bu da kitabı soğuk bir psikoloji metni olmaktan kurtarır; okurla empatik bir bağ kurmasını sağlar. Süslü’ye göre rüyalar, zihnin kendini onarma biçimlerinden biridir. Bu yönüyle rüya, yalnızca anlam çözümlemesi gereken bir mesaj değil; ruhsal bir denge arayışıdır. Çağrının Düşlere Yansıması, bireysel rüyaların ardında kolektif bir arka plan olduğunu da hatırlatıyor bizlere. İnsan zihni, içinde yaşadığı toplumdan bağımsız değildir tabii ki: Kültür, inanç sistemleri, tarihsel travmalar ve toplumsal beklentiler, rüya imgelerinin biçimlenmesinde önemli rol oynar. Antik çağlardan günümüze rüyalara yüklenen anlamlar; kehanet, uyarı, ilahi mesaj ya da bilinçaltı yansıması olarak değişim göstermiştir. Süslü, bu tarihsel sürekliliği hatırlatarak rüyaların aynı zamanda bir “toplumsal bilinç kaydı” olduğunu ima eder. Modern insanın kaygıları, hız çağının baskısı, yalnızlık ve yabancılaşma duygusu, rüyalar aracılığıyla görünür hale gelir. Bu bağlamda da kitap, rüyayı bireysel olduğu kadar sosyolojik bir fenomen olarak da ele alır. Rüyalar, sanatın en kadim ilham kaynaklarından biridir. Süslü’nün dili, bu sanatsal mirasla bilinçli bir temas içindedir. Metinde kullanılan imgeler, rüyanın parçalı ve sıçramalı yapısını yansıtır. Anlatı, lineer olmaktan çok sezgiseldir; bu da okuru rüya deneyimine benzer bir okuma sürecine davet eder. Edebiyat, resim ve sinemada rüyanın temsil biçimlerini çağrıştıran anlatım, kitabı salt bir düşünce metni olmaktan çıkarır; estetik bir deneyime dönüştürür. Okur, metni okurken yalnızca düşünmez; hisseder, hatırlar ve kendi iç imgeleriyle yüzleşir. Dil bir anlatım aracı olmaktan çok, bir sezgi alanı olarak kullanır. Cümleler zaman zaman bilinçli olarak eksik bırakılır; anlatıda boşluklar vardır. Bu boşluklar, okurun kendi deneyimiyle doldurması için açılmış alanlardır. Çağrının Düşlere Yansıması, rüyaları açıklamaktan çok, onları ciddiye almaya çağıran bir kitap. Süslü, okura hazır cevaplar sunmaz; aksine sorular bırakır. Zihnin çağrısını duyabilenler için bu kitap, uykuyla uyanıklık arasındaki o belirsiz alanda düşünsel bir rehber niteliği taşır. Eser, okuruna kesin cevaplar vaat etmeyen bir kitap. Onun yerine, doğru sorularla baş başa bırakmayı seçiyor. Belki de bu yüzden, herkes için aynı kitabı anlatmıyor. Her okur, metnin içinden kendi çağrısını duyduğu kadarını alıyor. Bu kitap, düşlerini dinlemeye cesareti olanlar için. Çünkü bazı sesler, yalnızca sessizlikte duyulmaktadır ve belki de tek ihtiyacımız budur.
Ekleme Tarihi: 21 Ocak 2026 -Çarşamba

ÇAĞRININ DÜŞLERE YANSIMASI

Tayyar Süslü, 2025 yılında yayımlanan Zamanın İzleri ve Çağrının Düşlere Yansıması gibi eserleriyle bilinen bir yazardır. Biz burada Çağrını Düşlere Yansıması isimli eseri üzerine yazacağız.

İnsan, çoğu zaman kendine ait olmayan bir hayatın içinde yaşadığını fark etmeden var olur. Günlük alışkanlıklar, toplumsal roller ve öğrenilmiş düşünme biçimleri, bireyin iç sesini bastırır. Ancak bastırılan her şey, başka bir biçimde geri döner. Bir de bazen insanlar, neyi aradığını bilmeden arar durur. Günlük hayatın içinde sürüklenirken, durup dururken gelen bir huzursuzluk, tanıdık ama adı konulamayan bir eksiklik hissi kurcalayıp durur onu.

“İnsan, kendini en çok nerede tanır? Uyanıkken mi, yoksa rüya görürken mi?” Tayyar Süslü’nün Çağrının Düşlere Yansıması adlı eseri, bu soruyu merkeze alarak okuru bilincin sınırlarında dolaştıran çok katmanlı bir düşünce yolculuğu sunuyor. Kitap, rüyaları yalnızca bireysel deneyimler olarak değil; insanın varoluşunu, toplumsal konumunu ve estetik duyarlılığını yansıtan zihinsel aynalar olarak ele alıyor.

Süslü’nün metni, temelde felsefenin en eski sorularından birine yaslanıyor: “Gerçek nedir?” Rüyalar ise bu sorunun en kırılgan alanında durur. Uyanık bilinçte “gerçek” kabul edilen deneyimler ile rüyalardaki yoğun yaşantılar arasındaki fark, kitap boyunca sorgulanır.

Platon’un mağara alegorisinden Descartes’ın “Düş görenle uyanık olanı nasıl ayırt ederiz?” sorusuna kadar uzanan felsefi miras, Süslü’nün düşünsel arka planında sezdirilir. Rüyalar, burada yalnızca bilinçaltının bir ürünü değil; benliğin kendisiyle kurduğu içsel bir diyalogdur. Yazar, rüyayı gören öznenin, aslında kendini yeniden kurduğunu ima eder. Bu bağlamda Çağrının Düşlere Yansıması, rüyayı pasif bir yaşantı olmaktan çıkarıp ontolojik bir deneyime dönüştürür.

Kitap, insanın varoluşuna yöneltilmiş bir “çağrı” fikri etrafında şekillenir. Bu çağrı, dışsal bir otoritenin buyruğu değil; insanın varlığının kendisine yönelttiği sessiz bir sorudur. Heidegger’in “varlık çağrısı” kavramını anımsatan bu yaklaşımda, insan ancak bu çağrıyı duyabildiği ölçüde kendisi olmaya yaklaşır.

Kitabın en güçlü damarları psikolojik çözümlemelerdir. Süslü, rüyaları bellekte depolanmış, derin izler bırakmış deneyimlerin yeniden sahnelenmesi olarak ele alıyor. Freud’un bastırılmış arzularına, Jung’un kolektif bilinçdışına doğrudan referans vermese de bu kuramsal çerçeve metnin satır aralarında hissedilmekte.

Rüyalar; bazen bir travmanın yankısı, bazen tamamlanmamış bir arzunun sesi, bazen de bilinçli zihnin bastırdığı korkuların geri dönüşü bibidir. Yazarın kendi yaşamından verdiği örnekler, teorik bir anlatıyı kişisel bir tanıklığa dönüştürür. Bu da kitabı soğuk bir psikoloji metni olmaktan kurtarır; okurla empatik bir bağ kurmasını sağlar.

Süslü’ye göre rüyalar, zihnin kendini onarma biçimlerinden biridir. Bu yönüyle rüya, yalnızca anlam çözümlemesi gereken bir mesaj değil; ruhsal bir denge arayışıdır.

Çağrının Düşlere Yansıması, bireysel rüyaların ardında kolektif bir arka plan olduğunu da hatırlatıyor bizlere. İnsan zihni, içinde yaşadığı toplumdan bağımsız değildir tabii ki: Kültür, inanç sistemleri, tarihsel travmalar ve toplumsal beklentiler, rüya imgelerinin biçimlenmesinde önemli rol oynar.

Antik çağlardan günümüze rüyalara yüklenen anlamlar; kehanet, uyarı, ilahi mesaj ya da bilinçaltı yansıması olarak değişim göstermiştir. Süslü, bu tarihsel sürekliliği hatırlatarak rüyaların aynı zamanda bir “toplumsal bilinç kaydı” olduğunu ima eder. Modern insanın kaygıları, hız çağının baskısı, yalnızlık ve yabancılaşma duygusu, rüyalar aracılığıyla görünür hale gelir. Bu bağlamda da kitap, rüyayı bireysel olduğu kadar sosyolojik bir fenomen olarak da ele alır.

Rüyalar, sanatın en kadim ilham kaynaklarından biridir. Süslü’nün dili, bu sanatsal mirasla bilinçli bir temas içindedir. Metinde kullanılan imgeler, rüyanın parçalı ve sıçramalı yapısını yansıtır. Anlatı, lineer olmaktan çok sezgiseldir; bu da okuru rüya deneyimine benzer bir okuma sürecine davet eder.

Edebiyat, resim ve sinemada rüyanın temsil biçimlerini çağrıştıran anlatım, kitabı salt bir düşünce metni olmaktan çıkarır; estetik bir deneyime dönüştürür. Okur, metni okurken yalnızca düşünmez; hisseder, hatırlar ve kendi iç imgeleriyle yüzleşir.

Dil bir anlatım aracı olmaktan çok, bir sezgi alanı olarak kullanır. Cümleler zaman zaman bilinçli olarak eksik bırakılır; anlatıda boşluklar vardır. Bu boşluklar, okurun kendi deneyimiyle doldurması için açılmış alanlardır.

Çağrının Düşlere Yansıması, rüyaları açıklamaktan çok, onları ciddiye almaya çağıran bir kitap. Süslü, okura hazır cevaplar sunmaz; aksine sorular bırakır. Zihnin çağrısını duyabilenler için bu kitap, uykuyla uyanıklık arasındaki o belirsiz alanda düşünsel bir rehber niteliği taşır.

Eser, okuruna kesin cevaplar vaat etmeyen bir kitap. Onun yerine, doğru sorularla baş başa bırakmayı seçiyor. Belki de bu yüzden, herkes için aynı kitabı anlatmıyor. Her okur, metnin içinden kendi çağrısını duyduğu kadarını alıyor.

Bu kitap, düşlerini dinlemeye cesareti olanlar için. Çünkü bazı sesler, yalnızca sessizlikte duyulmaktadır ve belki de tek ihtiyacımız budur.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (1)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Tayyar Süslü
(21.01.2026 13:39 - #4626)
Değerli hocam, Kitap üzerine yaptığınız yorum ve değerlendirme, üzerimde derin etki yarattı ve beni onurlandırdı. Kitabın yazarı olarak tekrar okuma isteği duyduğumu da özellikle belirtmek isterim. Çok teşekkür ediyorum. Kaleminize ve yüreğinize sağlık.
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.