Arzu Kök - Şair ve Yazar
Köşe Yazarı
Arzu Kök - Şair ve Yazar
 

Düşünürler Türkiye Halkına Neler Söylerdi? -23-

LUDWİG WİTTGENSTEİN Konuşuyor Ludwig Wittgenstein (1889–1951), 20. yüzyılın en etkili filozoflarından biri olan Avusturyalı bir düşünürdür. Mantık, dil, zihin felsefesi ve epistemoloji alanlarında çalışmalar yapmıştır. Bakalım Wittgenstein günümüzde Türkiye’de yaşasaydı bizlere neler söylerdi: Sevgili insanlar, Bugün sizlerle, filozofların sık sık yaptığı gibi büyük soruların değil; günlük yaşamda, konuşmalarınızın arasında sessizce duran küçük gerçeklerin üzerinde düşünmek istiyorum. Çünkü çoğu zaman insanı çıkmaza sokan şey, cevapların büyüklüğü değil; soruların yanlış kurulmuş olmasıdır. Ben bugün karşınıza, felsefenin özünü oluşturan büyük sorunları çözmeye değil; sizler için sorun olan kelimelerin etrafına yerleşmiş sisleri dağıtmaya geldim. Çünkü insanların çoğu, yanıtlayamadıkları sorular yüzünden değil; aslında yanlış kurdukları sorular yüzünden acı çekerler. Bir yanlış kavram, bir yanlış cümle, bir yanlış benzetme… Ve sonra zihnin karanlıklarında dolaşmak kaçınılmaz olur. Benim işim sorularınıza cevap vermek değil; sizi yanlış sorulardan kurtarmak, düşünüşünüzü berraklaştırmaktır. Bu, felsefenin en derin işlevlerinden biridir: Zihne terapi uygulamak. Bugün Türkiye’de içinden geçtiğiniz tartışmalar, çoğu zaman fikir ayrılıklarının değil, dilsel karışıklıkların ürünüdür. Sizler, sanıyorsunuz ki kavga sebepleri gerçekliktedir; oysa kavganın çoğu kelimelerdedir. Kelimeler yanlış kullanıldığında, dünyanın görüntüsü bozulur; insanlar aynı cümlede bile bambaşka anlamlar görmeye başlarlar. Ben bir zamanlar şunu söylemiştim: “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.” Bugün bu sözü, Türkiye bağlamında şöyle açıklamak isterim: Bir toplumun dili ne kadar bulanıklaşırsa, insanların dünyayı görme biçimi de o kadar karmaşık hâle gelir. Sözün yüklendiği anlam, kavramların yerleştiği bağlam, hatta konuşma tarzı bile toplumun düşüncesini şekillendirir. Siyasi tartışmalarınızda, gündelik kavgalarınızda, sosyal medyada yankılanan sözlerde sık sık şu hatayı görüyorum: Kelimeler, doğruluk testinden değil; duygusal etkilerinden geçiriliyor. Bu yüzden insanlar anlamak için değil, kazanmak için konuşuyor. Oysa dil, bir silah değil; bir haritadır. Harita doğru çizilmezse, kimse doğru yere varamaz. Bugün Türkiye’deki en büyük sorunlardan biri, insanların aynı kelimeleri kullansalar bile aynı oyunu oynamamalarıdır. Dil oyunları farklılaştıkça anlamlar çatışır ve ardından anlaşmazlık gerçeğin kendisiymiş gibi sunulur. Ben ‘dil oyunu’ derken şunu kastettim: Bir kelime, anlamını yalnızca tanımından değil; kullanıldığı yaşam biçiminden alır. ‘Adalet’ kelimesi, onu mahkemede kullanan için başka; sokaktaki biri için başka; evladına doğruluk öğreten bir anne için bambaşka bir şeydir. O hâlde sorarım: Bir kelimeye üç farklı yaşam biçimi üç farklı yön veriyorsa, o kelime üzerinde nasıl tek bir kavga yürütülebilir? Türkiye’ye baktığımda birçok tartışmanın, aslında birbirini anlamayan yaşam biçimlerinin çarpışması olduğunu görüyorum. İnsanlar aynı kavramı savunuyor sanıyor; ama gerçekte herkes kendi yaşam biçiminin kelimesini savunuyor. Ben burada size bir çözüm sunuyorum: Sözleri değil, sözlerin oynandığı oyunu anlamaya çalışın. Kavramı değil, kavramın yaşamdaki yerini görün. Anlaşılmak, kelimenin anlamını bilmek değil; kelimeyi taşıyan hayatı bilmektir. Şunu söylemeliyim: İnsanı en çok yoran şey problemler değil; problem sanılan yanılsamalardır. Dil yanlış kullanıldığında, zihin yanlış işler. Ve zihnin yanlış çalışması, gerçek bir acı üretir. Bugün Türkiye’de sıkça karşılaştığınız bazı toplumsal tartışmalar, aslında çözülmesi gereken sorunlar değil; konuşmayı yanlış kurmanın ürünleridir. İnsan ‘özgürlük’, ‘demokrasi’, ‘adalet’, ‘millet’, ‘kimlik’ gibi kelimeleri birbirinden farklı mantıklarla kullanıp, sonra bu kelimeler arasında uyuşmazlık var sanıyor. Sanki kelimelerin kendisi savaş halindeymiş gibi… Oysa savaşta olan kelimeler değil; onlara yüklenen farklı oyunlardır. Filozofun görevi burada başlar: Kavramlardan örülmüş düğümü çözmek, yanılsamaları sessizce ortadan kaldırmak. Bugünün Türkiye’si tıpkı dünyanın birçok yeri gibi, kesinlik arayan bir zamanın içinde yaşıyor. İnsanlar: “Bana kesin bir çözüm söyle,” “Tek doğru nedir?” “Kesin olarak kim haklı?” diye sormak istiyor. Oysa kesinlik, belirli alanlarda bulunabilir; fakat insanların çoğunun peşinde koştuğu türden bir kesinlik hem var olmayan hem de bulunması imkânsız bir şeydir. Ben ‘Kesinlik Üzerine’de şunu anlatmaya çalıştım: Bazı şeyler sorgulanmaz çünkü sorgulanmaları anlamsızdır; bazı şeyler sorgulanır çünkü sorgulanmamaları tehlikelidir. Fakat hangi şeyin hangisi olduğu her zaman açık değildir. Bugün sizlere şunu söylemek isterim: Kesinlik talebi çoğu kez düşünmeyi durdurmanın maskesidir. Ben etik üzerine düşünürken hep şunu fark ettim: Etik, söylenemeyen ama kendini gösteren bir şeydir. Bu yüzden etik sözle değil; tavırla, davranışla, duruşla ortaya çıkar. Türkiye’de insanlar etik üzerine çok konuşuyorlar: Kim haklı, kim yanlış, kim dürüst, kim değil… Ama etik konuşulmaz; etik yaşanır. Bir insanın doğruyu yapması, hiçbir bağlamda tam olarak açıklanamaz. Doğruluk eylemin içinde parlayan bir şeydir, cümlelerle tarif edilemez. Bu yüzden sizlere şunu öneriyorum: Ahlak hakkında daha az konuşun, ahlakın gerektirdiğini daha çok yapın. Benim için felsefe, bir teori üretme çabası değil; zihni düğümlerden arındırma sanatıdır. Bugünün dünyasında insanların çoğu felsefeden bir sığınak, bir kesin yol haritası, bir büyük açıklama bekliyor. Ama felsefe yol göstermez; körleşmiş yolu aydınlatır. Sizlere kesin bir reçete sunamam. Ama yanlış reçetelerden kurtulmanıza yardımcı olabilirim. ‘Hayatın anlamı nedir?’ Bu soru bana hep yanlış gelmiştir. Çünkü anlam, bir açıklama değil; bir yaşam biçimidir. Bugün Türkiye’de pek çok insan büyük cevaplar peşinde koşuyor. Oysa büyük cevaplar, büyük soruların değil; büyük yanılsamaların ürünüdür. Hayatın anlamı anlatılamaz; ancak yaşanan şeylerde görünür. Onu sözle yakalamaya çalıştığınızda kaybedersiniz; ama doğru eylemde bulunduğunuzda karşınıza çıkıverir. Benim en çok alıntılanan cümlem şudur: “Üzerine konuşulamayan hakkında susmalı.” Bu söz, kaçışın değil; derin bir saygının ifadesidir. Bugün Türkiye’de tartışmaların çoğu, konuşulmaması gereken şeylere ilişkin boş konuşmalardan oluşuyor. İnsanlar en derin olanı sloganlarla, en karmaşığı iki cümlede çözmeye çalışıyor. Bazı şeyler vardır ki: Konuşmak onları kirletir. Susmak ise onlara ışık verir. Bir toplumun olgunluğu, konuşması gereken yerde konuşabilmesi kadar, susması gereken yerde susabilmesindedir. Sevgili insanlar, size büyük doğrular, büyük sistemler, büyük manifestolar sunmayacağım. Fakat size bir yöntem sunabilirim: -Dilinizi sadeleştirin. -Kavramlarınızı berraklaştırın. - Söylediğinizi ve neyi kastettiğinizi görün. -Kendi dil oyunlarınızı tanıyın ve başkalarının oyunlarını yargılamadan anlamaya çalışın. Düşünceniz net olduğunda, toplumdaki pek çok tartışmanın aslında tartışma bile olmadığını fark edeceksiniz. Benim size öğüdüm şudur: Kelimelerle kavga etmeyi bırakın, kelimelerle düşünmeyi öğrenin. Bir adım geri atın. Diliniz durulduğunda, dünya da durulur. Söz berrak olduğunda, kalp de berrak olur. Ve o zaman göreceksiniz ki: İnsanların çoğu aslında anlaşmazlık içinde değildir; sadece farklı oyunlar oynarken, aynı kelimeleri kullanmaktadır. Eğer dilinizi anlar ve düşüncenizi temizlerseniz, toplumunuz da temizlenir. Teşekkür ederim.
Ekleme Tarihi: 17 Ocak 2026 -Cumartesi

Düşünürler Türkiye Halkına Neler Söylerdi? -23-

LUDWİG WİTTGENSTEİN Konuşuyor

Ludwig Wittgenstein (1889–1951), 20. yüzyılın en etkili filozoflarından biri olan Avusturyalı bir düşünürdür. Mantık, dil, zihin felsefesi ve epistemoloji alanlarında çalışmalar yapmıştır. Bakalım Wittgenstein günümüzde Türkiye’de yaşasaydı bizlere neler söylerdi:

Sevgili insanlar,

Bugün sizlerle, filozofların sık sık yaptığı gibi büyük soruların değil; günlük yaşamda, konuşmalarınızın arasında sessizce duran küçük gerçeklerin üzerinde düşünmek istiyorum. Çünkü çoğu zaman insanı çıkmaza sokan şey, cevapların büyüklüğü değil; soruların yanlış kurulmuş olmasıdır.

Ben bugün karşınıza, felsefenin özünü oluşturan büyük sorunları çözmeye değil; sizler için sorun olan kelimelerin etrafına yerleşmiş sisleri dağıtmaya geldim. Çünkü insanların çoğu, yanıtlayamadıkları sorular yüzünden değil; aslında yanlış kurdukları sorular yüzünden acı çekerler. Bir yanlış kavram, bir yanlış cümle, bir yanlış benzetme… Ve sonra zihnin karanlıklarında dolaşmak kaçınılmaz olur.

Benim işim sorularınıza cevap vermek değil; sizi yanlış sorulardan kurtarmak, düşünüşünüzü berraklaştırmaktır. Bu, felsefenin en derin işlevlerinden biridir: Zihne terapi uygulamak.

Bugün Türkiye’de içinden geçtiğiniz tartışmalar, çoğu zaman fikir ayrılıklarının değil, dilsel karışıklıkların ürünüdür. Sizler, sanıyorsunuz ki kavga sebepleri gerçekliktedir; oysa kavganın çoğu kelimelerdedir. Kelimeler yanlış kullanıldığında, dünyanın görüntüsü bozulur; insanlar aynı cümlede bile bambaşka anlamlar görmeye başlarlar.

Ben bir zamanlar şunu söylemiştim: “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.”

Bugün bu sözü, Türkiye bağlamında şöyle açıklamak isterim: Bir toplumun dili ne kadar bulanıklaşırsa, insanların dünyayı görme biçimi de o kadar karmaşık hâle gelir. Sözün yüklendiği anlam, kavramların yerleştiği bağlam, hatta konuşma tarzı bile toplumun düşüncesini şekillendirir.

Siyasi tartışmalarınızda, gündelik kavgalarınızda, sosyal medyada yankılanan sözlerde sık sık şu hatayı görüyorum: Kelimeler, doğruluk testinden değil; duygusal etkilerinden geçiriliyor. Bu yüzden insanlar anlamak için değil, kazanmak için konuşuyor. Oysa dil, bir silah değil; bir haritadır. Harita doğru çizilmezse, kimse doğru yere varamaz.

Bugün Türkiye’deki en büyük sorunlardan biri, insanların aynı kelimeleri kullansalar bile aynı oyunu oynamamalarıdır. Dil oyunları farklılaştıkça anlamlar çatışır ve ardından anlaşmazlık gerçeğin kendisiymiş gibi sunulur.

Ben ‘dil oyunu’ derken şunu kastettim: Bir kelime, anlamını yalnızca tanımından değil; kullanıldığı yaşam biçiminden alır.

‘Adalet’ kelimesi, onu mahkemede kullanan için başka; sokaktaki biri için başka; evladına doğruluk öğreten bir anne için bambaşka bir şeydir.

O hâlde sorarım: Bir kelimeye üç farklı yaşam biçimi üç farklı yön veriyorsa, o kelime üzerinde nasıl tek bir kavga yürütülebilir?

Türkiye’ye baktığımda birçok tartışmanın, aslında birbirini anlamayan yaşam biçimlerinin çarpışması olduğunu görüyorum. İnsanlar aynı kavramı savunuyor sanıyor; ama gerçekte herkes kendi yaşam biçiminin kelimesini savunuyor.

Ben burada size bir çözüm sunuyorum: Sözleri değil, sözlerin oynandığı oyunu anlamaya çalışın. Kavramı değil, kavramın yaşamdaki yerini görün.

Anlaşılmak, kelimenin anlamını bilmek değil; kelimeyi taşıyan hayatı bilmektir.

Şunu söylemeliyim: İnsanı en çok yoran şey problemler değil; problem sanılan yanılsamalardır.

Dil yanlış kullanıldığında, zihin yanlış işler.

Ve zihnin yanlış çalışması, gerçek bir acı üretir.

Bugün Türkiye’de sıkça karşılaştığınız bazı toplumsal tartışmalar, aslında çözülmesi gereken sorunlar değil; konuşmayı yanlış kurmanın ürünleridir.

İnsan ‘özgürlük’, ‘demokrasi’, ‘adalet’, ‘millet’, ‘kimlik’ gibi kelimeleri birbirinden farklı mantıklarla kullanıp, sonra bu kelimeler arasında uyuşmazlık var sanıyor. Sanki kelimelerin kendisi savaş halindeymiş gibi…

Oysa savaşta olan kelimeler değil; onlara yüklenen farklı oyunlardır.

Filozofun görevi burada başlar: Kavramlardan örülmüş düğümü çözmek, yanılsamaları sessizce ortadan kaldırmak.

Bugünün Türkiye’si tıpkı dünyanın birçok yeri gibi, kesinlik arayan bir zamanın içinde yaşıyor. İnsanlar:

“Bana kesin bir çözüm söyle,”

“Tek doğru nedir?”

“Kesin olarak kim haklı?” diye sormak istiyor.

Oysa kesinlik, belirli alanlarda bulunabilir; fakat insanların çoğunun peşinde koştuğu türden bir kesinlik hem var olmayan hem de bulunması imkânsız bir şeydir.

Ben ‘Kesinlik Üzerine’de şunu anlatmaya çalıştım: Bazı şeyler sorgulanmaz çünkü sorgulanmaları anlamsızdır; bazı şeyler sorgulanır çünkü sorgulanmamaları tehlikelidir.

Fakat hangi şeyin hangisi olduğu her zaman açık değildir.

Bugün sizlere şunu söylemek isterim: Kesinlik talebi çoğu kez düşünmeyi durdurmanın maskesidir.

Ben etik üzerine düşünürken hep şunu fark ettim: Etik, söylenemeyen ama kendini gösteren bir şeydir.

Bu yüzden etik sözle değil; tavırla, davranışla, duruşla ortaya çıkar.

Türkiye’de insanlar etik üzerine çok konuşuyorlar: Kim haklı, kim yanlış, kim dürüst, kim değil…

Ama etik konuşulmaz; etik yaşanır.

Bir insanın doğruyu yapması, hiçbir bağlamda tam olarak açıklanamaz.

Doğruluk eylemin içinde parlayan bir şeydir, cümlelerle tarif edilemez.

Bu yüzden sizlere şunu öneriyorum: Ahlak hakkında daha az konuşun, ahlakın gerektirdiğini daha çok yapın.

Benim için felsefe, bir teori üretme çabası değil; zihni düğümlerden arındırma sanatıdır.

Bugünün dünyasında insanların çoğu felsefeden bir sığınak, bir kesin yol haritası, bir büyük açıklama bekliyor.

Ama felsefe yol göstermez; körleşmiş yolu aydınlatır.

Sizlere kesin bir reçete sunamam. Ama yanlış reçetelerden kurtulmanıza yardımcı olabilirim.

‘Hayatın anlamı nedir?’ Bu soru bana hep yanlış gelmiştir. Çünkü anlam, bir açıklama değil; bir yaşam biçimidir. Bugün Türkiye’de pek çok insan büyük cevaplar peşinde koşuyor. Oysa büyük cevaplar, büyük soruların değil; büyük yanılsamaların ürünüdür.

Hayatın anlamı anlatılamaz; ancak yaşanan şeylerde görünür. Onu sözle yakalamaya çalıştığınızda kaybedersiniz; ama doğru eylemde bulunduğunuzda karşınıza çıkıverir.

Benim en çok alıntılanan cümlem şudur: “Üzerine konuşulamayan hakkında susmalı.”

Bu söz, kaçışın değil; derin bir saygının ifadesidir. Bugün Türkiye’de tartışmaların çoğu, konuşulmaması gereken şeylere ilişkin boş konuşmalardan oluşuyor. İnsanlar en derin olanı sloganlarla, en karmaşığı iki cümlede çözmeye çalışıyor.

Bazı şeyler vardır ki: Konuşmak onları kirletir. Susmak ise onlara ışık verir.

Bir toplumun olgunluğu, konuşması gereken yerde konuşabilmesi kadar, susması gereken yerde susabilmesindedir.

Sevgili insanlar, size büyük doğrular, büyük sistemler, büyük manifestolar sunmayacağım.

Fakat size bir yöntem sunabilirim:

-Dilinizi sadeleştirin.

-Kavramlarınızı berraklaştırın.

- Söylediğinizi ve neyi kastettiğinizi görün.

-Kendi dil oyunlarınızı tanıyın ve başkalarının oyunlarını yargılamadan anlamaya çalışın.

Düşünceniz net olduğunda, toplumdaki pek çok tartışmanın aslında tartışma bile olmadığını fark edeceksiniz.

Benim size öğüdüm şudur: Kelimelerle kavga etmeyi bırakın, kelimelerle düşünmeyi öğrenin. Bir adım geri atın. Diliniz durulduğunda, dünya da durulur. Söz berrak olduğunda, kalp de berrak olur.

Ve o zaman göreceksiniz ki: İnsanların çoğu aslında anlaşmazlık içinde değildir; sadece farklı oyunlar oynarken, aynı kelimeleri kullanmaktadır.

Eğer dilinizi anlar ve düşüncenizi temizlerseniz, toplumunuz da temizlenir.

Teşekkür ederim.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (3)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Nevzat
(17.01.2026 09:08 - #4558)
"Zihnin yanlış çalışması gerçek bir acı üretir" Ne kadar güzel ifade etmişsin her sorunun özünü. İyi ki varsın. Zihninle varol Sevgili Arzu
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Merve filizcan
(17.01.2026 12:54 - #4566)
*Ben bir zamanlar şunu söylemiştim: “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır.” Bugün bu sözü, Türkiye bağlamında şöyle açıklamak isterim: Bir toplumun dili ne kadar bulanıklaşırsa, insanların dünyayı görme biçimi de o kadar karmaşık hâle gelir. Sözün yüklendiği anlam, kavramların yerleştiği bağlam, hatta konuşma tarzı bile toplumun düşüncesini şekillendirir." Kaleminize sağlık hocam.. tek nefeste okudum...
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Safiye
(18.01.2026 04:59 - #4581)
Her zamanki gibi… Su gibi akan bilgisel dolu bir yazı… Varol Arzu
Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
(0) (0)
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.