Doğa yürüyüşlerinde birkaç kez karşılaştım onlarla…
Uzaktan, çok uzaktan. Rehberimizle birlikte, ormanın içinde bir anlığına beliren bir aileyi izledik. Toplu halde hareket eden yılkı atlarını. Birkaç saniye… Sonra rüzgâr gibi dağıldılar.
Artık çok ürkekler.
Bizim ve bazı ülkelerde yaşlanan ya da iş göremez hale gelen atlar doğaya bırakılırmış. (halen var) “Kendi kaderini kendi tayin etsin” denirmiş. Yani çalışabildiği kadar çalış, sonra dağlara, bozkırlara salın. Hayatta kalabiliyorsan kal.
Doğanın acımasız ama dürüst bir adaleti vardır: Güçlüysen yaşarsın, değilsen silinirsin.
Geçtiğimiz günlerde yeniden karıştırdığım “Gökdelen” romanında, Tahsin Yücel çok çarpıcı bir kavram ortaya atıyor:
“Yılkı adamları.”
İşte orada durdum.
Yılkı atlarını biliyordum. Ama yılkı adamları…
Roman 17 Şubat 2073’te geçiyor. Geleceğin steril şehirlerinde, dev gökdelenlerin gölgesinde, artık “gereksiz” hale gelen insanlar var. Ekonomi gelişmiş, teknoloji ilerlemiş, üretim otomatikleşmiş. Bir kişi on kişinin işini yapıyor. İnsan fazlalık.
Ve sistem şunu fısıldıyor: “Sen artık lazım değilsin.”
Tıpkı yaşlanan atlar gibi.
Bugün dönüp kendi ülkemize baktığımda, romanın geleceği çoktan kapımızı çalmış gibi geliyor bana. Hayat pahalılığı tavan yapmış. Açlık sınırı yerle bir edilmiş. Gençler iş bulamıyor, bulsa geçinemiyor. Aileler yeniden aynı evlere sıkışıyor. Diplomalı insanlar gündelik hayatta tutunmaya çalışıyor. Çocuklu aileler, “bu ay kirayı mı ödesek, mutfağı mı doldursak” hesabıyla yaşıyor.
Ve giderek artan bir kalabalık var: Kenara itilmişler.
Modern çağın yılkı insanları…
Şehrin çeperlerinde yaşayanlar.
Güvencesiz çalışanlar.
Emeklilik hayali kuramayanlar.
Bir zamanlar “gelecek vaadi” olan mesleklerin içinde kaybolanlar.
Eskiden yılkıya bırakılan atlar dağlarda ot bulurdu. Bugünün yılkı adamları ise betonun arasında yaşamaya çalışıyor. Ot yok, mera yok, su yok. Sadece günü kurtarma telaşı.
Bence asıl mesele şu: Sorun yalnızca ekonomik değil.
Sorun, insanın “değer” olmaktan çıkması.
Üretim rakamı, performans grafiği, verimlilik tablosu içinde kaybolan bir hayat var ortada. İnsan, sistemin fazlalığına dönüşüyor. İşte en ürkütücü olan da bu.
Eskiden köylerde kimse “artık” sayılmazdı. Yaşlı da işe yarardı, çocuk da. Herkesin bir yeri vardı. Şimdi ise şehirlerde milyonlarca insan var ama aidiyet yok. Herkes geçici. Herkes yedek.
Ve galiba biz, farkına varmadan yeni bir çağın eşiğindeyiz: Yılkı Adamları Çağı.
Doğada gördüğüm o atların bakışları geliyor aklıma. Uzak, temkinli, yorgun… Ama yine de birlikte duruyorlar. Sürü olmanın verdiği sessiz bir dayanışma var.
Belki de bize kalan tek umut bu: Birbirimizi yılkıya bırakmamak.
Çünkü at doğada yalnız kalınca kaybolur.
İnsan da toplumdan kopunca.
Ve şunu unutmamak gerek: Gökyüzüne uzanan gökdelenler ne kadar yüksek olursa olsun, altında kalan insanı görmüyorsak, o şehir büyümüyor, sadece sertleşiyor.
