Düşünüyorum da…
Selanik’te bir çocuk doğuyor. Adı Mustafa.
Bir annenin umudu, bir milletin kaderi oluyor.
Ve yıllar sonra o çocuk, küllerinden doğan bir ülkenin adıyla özdeşleşiyor:
Mustafa Kemal Atatürk.
Şimdi gelin…
Bir hayal kuralım.
Ama baştan anlaşalım…
Bu, bir günün hikâyesi değil.
Bu, bir ömrün bir millete bıraktığı izlerin bugündeki yankısı.
Çünkü Atatürk bir günde bunların hepsini göremezdi belki…
Ama onun bakışı bir güne sığacak kadar dar değildi zaten.
O, bir çocuğa baktığında yarını görürdü…
Bir gence baktığında sorumluluğu…
Bir sanat eserine baktığında bir milletin ruhunu…
Bu yüzden anlatacağımız şey, bir gün değil…bir bakışın zamana yayılmış hâlidir.
Bir sabah…
Bu kez tek bir şehirde değil, bir ülkenin dört bir yanında yürüyen o tanıdık siluet…
Kimi zaman bir kıyı kasabasında denize bakar, kimi zaman bir bozkırda rüzgârı dinler, kimi zaman bir büyük şehrin kalabalığında insanları izler…
Bakışı yine aynı: sorgulayan, anlayan, ölçen…
Önce kalabalığa bakardı…
Sonra gençlere…
Bir an durur, hafifçe gülümserdi: “Demek emanet yerinde duruyor…”
Çünkü o, bir ülkeyi sadece kurtarmadı…
Onu gençliğe emanet etti.
Atatürk'ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı, onun gençlere bıraktığı en güçlü sembollerden biriydi.
Bir gence yaklaşır gibi olurdu: “Bu bayram sizin… Ama sadece kutlamak için değil, sorumluluk almak için.”
Sonra o ince mizahıyla eklerdi: “Spor yapın demiştim… Sadece baş parmağınız gelişmesin diye.”
Bir okulun önünden geçerdi…
Neresi olduğu fark etmez…
Bir köy okulu da olabilir, büyük bir şehirde bir okul da…
Bahçede koşan çocuklar…
Kahkahalar…
Dururdu.
Gözleri yumuşardı.
Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, onun geleceğe attığı en saf imzaydı.
Bir çocuğun başını okşar gibi bakardı:
“Bu ülke, sizin hayaliniz kadar büyüyecek.”
Yoluna devam ederken…
Bir yerde müzik duyardı, bir yerde sahne ışıkları yanardı, bir yerde bir kitap sayfası çevrilirdi…
Dururdu.
Gururla bakardı.
“Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”
Bugün…
Sahnelerde alkışlanan sanatçılar, dünyaya açılan kitaplar, bilimde, düşüncede iz bırakan insanlar…
Hepsi o damarların hâlâ attığını gösterirdi.
“Demek…” derdi içinden, “bu millet sadece yaşamıyor… Üretiyor.”
Sonra kadınlara bakardı…
Nerede olursa olsun…
Bir iş yerinde, bir sahnede, bir kürsüde…
İçten içe gururlanırdı.
“Ben size yolu açtım…” derdi,
“Yürümek sizin cesaretinizdi.”
Bir üniversitenin bahçesinde dururdu…
Gençler konuşuyor, tartışıyor, üretiyor…
Başını hafifçe sallardı:
“İşte gerçek zafer burada kazanılıyor.”
Bir kahveye uğrardı belki…
Sohbetler, tartışmalar…
Bir yudum çay alır, tebessümle:
“Tartışın… Ama ayrışmayın.”
Sonra hafifçe gülümserdi: “Şimdi diyeceksiniz ki, ‘Bir günde bu kadar şey mi olur?’ Haklısınız… Ama ben zamanı değil, bir milletin yönünü değiştirdim.”
Akşam olurdu…
Güneş bu toprakların üstünde yavaşça batarken, o artık tek bir noktaya değil, bir bütün olarak ülkeye bakardı:
Çocuklara…
Gençlere…
Kadınlara…
Sanata…
Bilime…
Ve belki şu cümleyi kurardı: “Ben bir Cumhuriyet bıraktım… Ama aslında size bir gelecek bıraktım.”
Bir an durur…
Son cümlesini yavaşça eklerdi: “O geleceği büyütmek…
Sizin karakterinize kalmış.”
Ve giderken…
Ne kızgın ne kırgın…
Sadece düşündüren bir söz bırakırdı: “Benim en büyük eserim Cumhuriyet’tir… Ama onu yaşatacak olan sizlersiniz.”
Artık mesele bir şehir değil…
Bir ülkenin tamamı…
Ve belki de en doğrusu şu: Atatürk bir yere gelmez… Zaten her yerde.
Bir millet savaşla kurtulur…
Ama çocukla büyür, gençle yürür, sanatla yaşar.
