Bayramlar garip zamanlardır…
İnsan bir yandan çocuk olur, bir yandan yaşlandığını hisseder.
Bir yandan eski ayakkabı kutularının kokusu gelir burnuna, bir yandan kredi kartı ekstresi düşer telefona.
Çocukken bayram demek; arife akşamı başucuna bırakılan rugan ayakkabıydı.
Sabah erkenden kalkıp “Acaba harçlık ne kadar çıkacak?” heyecanıydı.
Mahallenin en hızlı kapı çalan çocuğu olma yarışmasıydı.
Şimdilerde ise bayram, navigasyonda “trafik yoğunluğu yüzde 87” yazısını görmek oldu.
Ama ne olursa olsun…
Bayramın içinde hâlâ insanı iyileştiren bir taraf var.
Kurban Bayramı denince benim içimde hep iki ayrı duygu yaşar.
Bir tarafım çocukluğumdan beri o hayvanların gözlerine takılır.
Ben çocukluğumdan beri Kurban Bayramı’nın o kesim görüntülerine hiçbir zaman alışamadım.
Sokak ortalarında akan kanlar, korkuyla bakan hayvanlar, birkaç gün önce çocukların sevip okşadığı, isim taktığı canlıların bayram sabahı bir anda kurban edilmesi içimde hep bir hüzün bıraktı.
Mahallede çocukların isim taktığı koçlar vardı.
Birinin adı “Pamuk”, diğerinin “Şimşek”, ötekinin “Badem.”
Çocuk severdi çünkü…
Hayvanın kesilecek “et” değil, yaşayan bir can olduğunu görürdü.
Sonra bayram sabahı gelirdi.
Bir tarafta telaş…
Bir tarafta dualar…
Bir tarafta çocukların şaşkın bakışları…
Ben galiba o günlerden beri bayramın özünü başka yerde aradım.
Kanda değil; kalpte…
Bıçakta değil; paylaşımda…
Korkuda değil; merhamette…
Çünkü merhamet, insanın en büyük ibadetlerinden biridir bana göre.
Bir canlının gözünün içine bakınca, onun korkusunu hissedince insan biraz susuyor.
Belki de bu yüzden ben bayramı hep etten önce sevgiyle, kurbandan önce vicdanla anmak istedim.
İnsanların birbirini kırmadığı, çocukların ağlamadığı, hayvanların korkmadığı bir dünya fikri bana her zaman daha kutsal geldi.
Ama yine de bayramın insanları birbirine yaklaştıran tarafını inkâr edemem…
Küslerin barışması, sofraların birleşmesi, yaşlıların hatırlanması, çocukların sevinmesi…
İşte bayramın asıl güzelliği biraz da burada başlıyor.
Bizim milletin güzel tarafı da burada zaten.
Normal zamanda birbirine korna çalıp camdan kafa uzatan insanlar, bayram sabahı sarılırken bir anda Mevlânâ’ya dönüşüyor.
Sanki ülkede hiç trafik yokmuş, ekonomi can yakmıyormuş, siyaset insanı germiyormuş gibi…
Bir günlüğüne de olsa yüzler yumuşuyor.
Belki de bu yüzden bayramlar hâlâ önemli.
Eskiden bayram alışverişleri başka türlüydü.
Annenin gizlice sakladığı poşetler olurdu.
“Bayramdan önce giymeyeceksin!” tehdidi çocukluğun anayasa maddesiydi.
Şimdi çocuk ayakkabıyı internetten seçiyor, kargo takibi yapıyor.
Biz ise hâlâ “Acaba kaliteli mi?” diye kutunun altına bakıyoruz.
Ama kabul edelim…
Bugünün şartlarında bayram hazırlığı yapmak da artık küçük çaplı ekonomi zirvesine döndü.
Kurbanlık fiyatını duyan vatandaş, hayvana değil kendi tansiyonuna veteriner çağıracak hale geldi.
Eskiden koç pazarlığı yapılırdı, şimdi insanlar markette zeytinyağıyla göz göze gelmeye korkuyor.
Fakat yine de…
Bir çocuk bayram sabahı yeni ayakkabısını giydiğinde dünya biraz düzeliyor sanki.
Bir annenin hazırladığı sarma kokusu evin içine yayıldığında hayat biraz yavaşlıyor.
Bir baba gizlice cebine harçlık koyduğunda insanlık hâlâ ölmemiş diyoruz.
Belki de bayramların gerçek mucizesi budur.
Bize unuttuğumuz şeyi kısa süreliğine hatırlatması…
İnsan olduğumuzu…
Bu bayram kimse kimseyi kırmasın.
Siyaset biraz sussun.
Televizyonlar bir günlüğüne bağırmayı bıraksın.
Çocuklar gülsün.
Yaşlılar unutulmasın.
Kapılar çalınsın.
Sofralar paylaşılsın.
Ve mümkünse insanlar birbirine sadece fikirlerini değil, sevgisini de göstersin.
Çünkü bu ülkenin en büyük kurbanı bazen merhamet oluyor.
Yine de umut ediyorum…
Bir çocuğun cebindeki bayram şekeri kadar küçük ama gerçek bir umutla…
Bu bayram da içimizdeki o eski bayram sabahını biraz olsun bulabilelim.
İyi bayramlar…
