Hava güzeldi…
İnsan dediğin, böyle günlerde biraz hayata karışır, biraz gökyüzüne bakar, biraz da yan banktakiyle göz göze gelir diye düşünürsünüz. Ben de öyle yaptım; Ankara'nın Güvenpark’ından geçerken başımı kaldırdım… ama kimse başını kaldırmıyordu.
Her bankta bir insan…
Kadın, erkek, genç, yaşlı…
Hepsi aynı pozisyonda: baş öne eğik, omuzlar çökmüş, ellerde telefon.
Sanki görünmez bir komut verilmiş gibi…
“Sessiz olun, birbirinize bakmayın, sadece ekranınıza bakın.”
Bir de işin en ironik tarafı şu…
Adı Güvenpark…
İnsanın kendini güvende hissetmesi, birbirine güven duyması gereken bir yer.
Ama bakıyorsunuz, kimse kimseye güvenmiyor; göz göze gelmekten bile kaçınıyor.
Herkes başını öne eğmiş, sanki birbirinden saklanır gibi…
Oysa güven, ekranda değil; insanın insana bakabildiği, selam verebildiği yerde başlar.
Belki de bugün en çok kaybettiğimiz şey, parkın adındaki o kelime: Güven…
Eskiden parklar kuş sesleriyle dolardı. Şimdi bildirim sesleriyle…
Güvercinler hâlâ orada, serçeler hâlâ ötüyor ama kimse duymuyor. Çünkü kulaklar doğaya değil, dijital dünyaya ayarlı.
İlginç bir çağdayız…
İnsan, avucunun içinde dünyayı taşıyor ama kalbinin içinde kimse yok.
Bir söz okumuştum: “İnsan yaşamadığı için yaşlanır.”
Ne kadar doğru…
Artık yaşamak dediğimiz şey, parmağımızın kaydırma hızına bağlı.
Sevgi “beğen” butonuna indirgenmiş, sohbet “yazıyor…” ifadesine sıkışmış, dostluk ise çevrim içi olunca var, çevrim dışı olunca yok.
Eskiden “Nasılsın?” sorusu bir kapı açardı.
Şimdi “Görüldü” yazısı bir kapı kapatıyor.
Bakın, teknolojiye düşman değilim.
Aksine, doğru kullanıldığında hayatı kolaylaştıran en büyük nimetlerden biri.
Ama mesele şu: Biz teknolojiyi kullanmıyoruz, teknoloji bizi kullanıyor.
Otobüste herkes sessiz…
Metroda herkes yalnız…
Metrobüste yan yana duran iki insan, birbirine bir cümle kurmuyor ama dünyanın öbür ucundaki birine kalp gönderiyor.
Bu nasıl bir ironi?
Yanındakiyle konuşmaktan çekinen bir toplum, ekran başında aslan kesiliyor.
Bir de işin “siyasi” tarafı var tabii…
Toplumun bu kadar sessizleşmesi, bu kadar içine kapanması, kimilerine göre bulunmaz nimet.
Konuşmayan insan sorgulamaz.
Sorgulamayan insan rahatsız etmez.
Rahatsız etmeyen insan… yönetimi de rahatsız etmez.
Eskiden meydanlar dolardı, şimdi ekranlar dolu.
Eskiden insanlar slogan atardı, şimdi story atıyor.
Ve ne acıdır ki; Gerçek hayat “sessize alınmış” durumda.
Ama en çok içimi acıtan şu: Aynı bankta oturan iki insanın, birbirine yabancı olması.
Oysa bir “Merhaba” belki bir dostluğun başlangıcıydı.
Bir gülümseme belki bir hayatı değiştirebilirdi.
Şimdi ise herkes kendi küçük dijital evreninde…
Yalnız ama kalabalık,
Kalabalık ama yalnız…
Güvenpark’tan ayrılırken içimden şunu geçirdim: Belki de en büyük devrim, telefonu cebimize koyup başımızı kaldırmak olacak.
Belki de en büyük lüks, bir insanın gözlerinin içine bakarak konuşabilmek…
Ve belki de en büyük zenginlik, avucumuzdaki dünyayı bırakıp, yanımızdaki insanı fark edebilmek…
Son söz niyetine, biraz da gülümseterek bitireyim: Eskiden “ağaç yaşken eğilir” derlerdi…
Şimdi ağaç eğilmiyor, insan eğiliyor.
Hem de boynunu… ekrana doğru.
Ve korkarım ki yakında atasözleri de güncellenecek: “İnsan, telefonsuz kalınca değil… şarjı bitince çaresizdir.”
Ama unutmayalım dostlar…
Hayatın şarjı, prizde değil; insanın insana dokunduğu yerde doluyor.
