Uğur Mumcu her sabah evimize misafir olurdu.
Gazete bayii bize uzaktı ama her gün Cumhuriyet gazetesi almak benim için küçük bir yolculuk, büyük bir heyecandı. O gün köşe yazarlarından ne öğrenecektik? Çünkü bu yalnızca bir gazete değildi; benim için başlı başına bir okuldu, bir terbiyeydi, bir bilinçti.
Uğur Mumcu benimle sabah kahvaltı yapardı. Trende, metroda, otobüste yanımda olurdu. Çünkü Cumhuriyet gazetesi hep çantamda olurdu.
Türkiye’de bizim ulaşamadığımız, bilmemizin istenmediği, üzeri örtülen her türlü bilgi onun kaleminde görünür hâle gelirdi. Okudukça insan kendini daha güçlü hissederdi; çünkü bilgi korkuyu azaltır, cehaleti susturur.
Mumcu’nun yaşamı, doğruları ve bize yol gösteren fikirleri bir miras gibi aktı kuşaktan kuşağa. Yıllar önce yazdıkları bugün hâlâ güncel, hâlâ öğretici, hâlâ sarsıcı. Bu da onun ne kadar ileri görüşlü ne kadar çalışkan ve ne kadar cesur bir aydın olduğunu gösteriyor. O, gerçeği eğip bükmeden anlatmayı seçti; bedelini de göze aldı.
Aradan 33 yıl geçti. Her anma töreninde yüzlerce, binlerce insan bir araya geliyor. Sevenleri, okurları, fikirdaşları onu yaşatmaya devam ediyor. Çünkü yapılan suikast yalnızca bedenini aramızdan aldı; düşüncelerini asla. Bugün hâlâ yazıları okunuyor, hâlâ referans alınıyor, hâlâ yol gösteriyor.
Uğur Mumcu bize şunu öğretti:
Gerçek, saklansa da kaybolmaz.
Soru soran bir toplum kolay teslim olmaz.
Okuyan insan kolay kandırılmaz.
Bugün bu ülkede dimdik durabiliyorsak, hâlâ “neden” diye sorabiliyorsak, bunda onun payı büyük. O yüzden Uğur Mumcu geçmişte kalmış bir isim değil; her sabah bizimle uyanan bir vicdan, her satırda kendini hatırlatan bir pusuladır.
Ve biz, onu okudukça yalnızca geçmişi değil, geleceği de savunmuş oluruz.
