Bizim memlekette insan evlenirken iki kişi evlenir ama ayrılırken bütün mahalle boşanır.
Eşi ölmüşse başka, boşanmışsa başka, ayrı yaşıyorsa bambaşka bir soruşturma başlar. Hele söz konusu kadınsa nüfus müdürlüğünün kaydından çok mahallenin kaydı önemlidir.
“Ne oldu bunlara?”
“Adam mı bıraktı?”
“Daha dün kocası ölmüştü, bugün saçını yaptırmış.”
“Geçen akşam bir adamla gördüm.”
Mahallenin istihbarat teşkilatı yirmi dört saat çalışır. Üstelik ne maaş ister ne sigorta.
Erkek dul kaldığında ise durum biraz farklıdır.
“Yazık adama, yalnız kaldı.”
Üç ay sonra bir kadınla görülür: “Ne yapsın canım, hayat devam ediyor.”
Kadın üç ay sonra saçına fön çektirsin... Hayatın o kadar hızlı devam etmesine mahalle henüz hazır değildir.
Erkeğin yas süresini erkek, kadının yas süresini mahalle belirler.
Bir de işin başka bir tarafı var. Uzun yıllar aynı evin, aynı düzenin, aynı alışkanlıkların içinde yaşamış insanlar ayrıldıktan bir süre sonra kendilerini toparlayınca garip bir keşfe çıkarlar: Kendilerini keşfetmeye.
Bir bakarsınız yıllardır şarkı söylemeyen adam koroya yazılmış. Kadın takı tasarım kursuna başlamış. Biri yürüyüş grubunda, öteki spor salonunda; kimi dans öğreniyor, kimi resim yapıyor, kimi meslek grubunun etkinliklerine katılıyor.
İnsan ister istemez soruyor: “Bunlar kırk yıldır neredeydi?”
Aslında hiçbir yere gitmemişlerdi. Evliliğin, çocukların, işin, evin ve geçim telaşının arasında insan bazen farkına varmadan kendi isteklerini bir çekmeceye kaldırıyor. “Bir ara yaparım” dediği şeylerin üzerinden on yıl, yirmi yıl geçiyor.
Sonra hayatın düzeni değişince o çekmece yeniden açılıyor.
İçinden gençken söylenememiş şarkılar, gidilememiş kurslar, öğrenilememiş danslar, ertelenmiş hobiler çıkıyor. İnsan bazen eşinden ayrıldıktan sonra değil, yıllardır ertelediği kendisine kavuşunca yeniden hayata karışıyor.
Belki de bu yüzden sosyal etkinlikler yalnız vakit geçirmek değildir. Bir koro, bir spor grubu, bir kurs bazen insana “Ben hâlâ buradayım” deme biçimidir.
Ama tam insan hayata karışmaya başlamışken bu kez davetlerin matematiği değişir.
“Çağırsak mı?”
“Çağıralım canım, ayıp olur.”
“E ama herkes çift olacak...”
İşte o “herkes çift olacak” cümlesi, dulluğun görünmeyen anayasasının birinci maddesidir.
Piknikte herkes çift, tatilde odalar çift kişilik, yemekte masa çiftler üzerine kurulmuş... Siz elinizde çay bardağıyla peynir tabağının yanında Birleşmiş Milletler gözlemcisi gibi durursunuz.
Bir de iyi niyetle: “Sen yalnız hissetme diye seni de çağırdık.” derler.
İnsan o ana kadar yalnız değilse bile artık yalnızdır.
Dul erkek arkadaş grubuna karışır; masaya bir sandalye çekilir: “Gel abi, otur.”
Dul kadına gelince bazen başka hesaplar başlar: “Acaba çiftlerin arasında rahat eder mi?”
Hatta daha fenası: “Benim kocamla fazla samimi olmasın.”
Kadın kendi kocasını kaybetmiştir; mahalle tedbiren bütün kocaları korumaya almıştır.
Oysa kadının belki tek istediği iki köfte yemek, arkadaşlarıyla gülmek ve akşam evine dönmektir.
Tatile gitse “Tek başına nasıl gidiyor?”, gitmese “Hayata küstü.” Süslense “Çabuk toparlandı”, süslenmese “Kendini bıraktı.” Yeni biriyle tanışsa “Daha erken değil mi?”, tanışmasa “Böyle yalnız mı yaşayacak?”
Yani sınav çoktan başlamıştır ama doğru cevap yoktur.
Sanmayalım ki mesele yalnız bizim mahalleye özgü. Dünyanın bazı toplumlarında dul kadın olmak çok daha ağır sonuçlar doğurabiliyor. Kadın eşini kaybettiğinde ekonomik güvencesini, miras hakkını, evini, hatta toplumdaki yerini bile kaybedebiliyor.
Bazı Batı toplumlarında özel hayata müdahale daha zayıf olabilir. Ama orada da başka bir tehlike vardır: yalnızlık.
Bizim mahallede komşu hayatınıza fazla girer; başka bir toplumda kapınızı çalan kimse olmayabilir.
Biri insanı kalabalıkla boğar, öteki sessizlikle.
Yıllar geçti. Gecekondular apartman oldu. Kahvehanelerin yanına kafeler açıldı. Balkonların yerini sosyal medya aldı.
Eskiden perde aralanırdı: “Dün gece eve kaçta geldi?”
Şimdi telefona bakılıyor: “Gece 02.17’de çevrimiçiymiş.”
Teknoloji ilerledi, merak aynı kaldı. Oysa dul kalmak, boşanmak ya da ayrı yaşamak resmî kayıtlarda birkaç kelimeden ibaret. Arkasında ise koca bir hayat var.
Kaybedilmiş bir eş, bitmiş bir evlilik, çocuklar, alışkanlıklar, hatıralar, kırgınlıklar... Bir de yıllarca ertelenmiş insanın kendi hayatı.
Ve bütün bunların ardından yeniden gülme, şarkı söyleme, spor yapma, gezme, sevme, âşık olma, tatile çıkma hakkı.
Belki de mesele dul olmak değil. Mesele, hayat iki kişilikken birden tek kişilik kaldığında toplumun dönüp size: “Ee... şimdi seni nereye oturtacağız?” diye sormasıdır.
