Ali YILMAZ - Yazar - Program Yapımcı
Köşe Yazarı
Ali YILMAZ - Yazar - Program Yapımcı
 

AİDA OPERASI VE KİBARİYE

Geçen günlerde televizyonun karşısına oturdum. Savaş çığırtkanlıkları, ekonomik kriz, zamlar, kadın cinayetleri, sokak hayvanlarına yapılanlar derken haberleri izledikçe içim daraldı. “Yeter,” dedim, “biraz da magazin seyredeyim. Hiç olmazsa kafam dağılır.” Kanalı değiştirdim. Karşımda Kibariye… Yıllardır sesini duyduğumuz, şarkılarını bildiğimiz arabesk müziğin kendine özgü sanatçısı, bir muhabire hayatını anlatıyordu. Dinledikçe magazin diye açtığım programın içinde başka bir hayat hikâyesi çıktı karşıma. Kibariye daha 15 yaşındayken sesiyle bir yerlere gelmeye çalışıyor. Fakat insanlar önce sesine değil, yüzüne bakıyorlar. Anlattığına göre onu ilk gördüklerinde, “Bu kız çok çirkin, ancak perde arkasından şarkı söyler,” diyorlar. Hatta ilk çalıştığı pavyonda perde arkasından şarkı söylettiklerini ve onu “Kendi çirkin, sesi güzel” diye tanıttıklarını anlatıyor. Düşündüm: Bir insan, başka bir insana bunu neden yapar? Hele daha 15 yaşındaki bir genç kıza… Kibariye ise yıllar sonra bütün bunları kendine has üslubuyla anlatırken aslında çok basit ama çok güzel bir şey söylüyor: “Beni de Allah yarattı. Güzel, çirkin… Ben de insanım. Beni beğenen böyle beğensin.” Onu dinlerken birden yıllar önce yaşadığım bir gece geldi aklıma. Meğer bizim Kibariye’yle yollarımız çoktan kesişmiş! Hem de öyle sıradan bir yerde değil. Operada! Yıllar önce bir opera festivali için Ankara Opera Korosu, orkestra, bale ve teknik ekip olarak İstanbul’dayız. İtalyan besteci Giuseppe Verdi’nin dört perdelik Aida operasını Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahneleyeceğiz. Provalar yapılmış, dekor kurulmuş, kostümler hazırlanmış… Temsil akşamı erkenden tiyatroya geldik. Çünkü Aida öyle “ceketi giy, çık sahneye” denilecek eserlerden değil. Kalabalık kadrosu, kostümleri, dekoru, hele makyajları… Bir bakıyorsunuz Ankara’dan gelen sanatçı, iki saat sonra eski Mısır’da firavunun tebaası olmuş! Makyajlarımızı yaptık, kostümlerimizi giydik, herkes yerini aldı. Derken bir haber geldi: Yan taraftaki açık hava konser alanında da aynı akşam Kibariye konser verecekmiş. “Herhalde gerekli önlemler alınmıştır,” dedik. Sonuçta bir tarafta Verdi, öbür tarafta Kibariye… İstanbul büyük şehir. İkisine de yer vardır diye düşündük. Fakat hesaba katmadığımız bir şey vardı: Sesin sınır kapısı yoktu! Akşam oldu, seyirciler gelmeye başladı. Biz bir taraftan kapının önünde kendi seyircimizi izliyoruz, bir taraftan yan taraftaki Kibariye konserine gelenleri. Bir baktık ki son model, süper lüks otomobiller peş peşe yanaşıyor. İstanbul sosyetesi sanki Kibariye için seferberlik ilan etmiş! Bizim opera seyircisi ise daha mütevazı… Kimi arabasıyla, kimi taksiyle, kimi toplu taşımayla geliyor. Herkes güzel bir yaz akşamında Aida izlemenin heyecanında. Bir tarafta opera… Bir tarafta arabesk… Bir tarafta Verdi… Öte tarafta Kibariye… Ve ortada Harbiye! Derken zil çaldı. Yerlerimizi aldık. Orkestra başladı, perde açıldı ve Aida bütün görkemiyle sahneye geldi. Tam “Sanatın evrenselliği” üzerine düşünmeye başlayacaktık ki yan taraftan bir ses yükseldi. Kibariye’nin orkestrası da başlamış! Ama nasıl başlamış… Bizde kemanlar, viyolalar, çellolar… Yan tarafta vurmalılar, klavyeler, sazlar… Bizim orkestra Verdi çalıyor, yan taraf “Bu gece Harbiye bizim!” dercesine yükleniyor. Sesler birbirine karışmaya başladı. Gecenin asıl unutulmaz anı ise biraz sonra geldi. Sahnede Aida rolündeki soprano, Verdi’nin o muhteşem aryasını söylüyor: “O patria mia…” “Ah, vatanım…” Tam o sırada yan taraftan Kibariye’nin sesi yükseldi: “İlle de Roman olsun…” Bir an hepimiz donduk. Sahnede Mısır prensesleri, komutanlar, rahipler… Yan tarafta Kibariye! Bizim soprano: “O patria mia…” Kibariye: “İlle de Roman olsun…” Hayatımda böyle düet görmedim! Verdi yaşasa ne düşünürdü bilmiyorum ama o gece eserine Türkiye’den beklenmedik bir solist katılmıştı. Seyirci şaşkın… Biz şaşkın… Orkestra çalmaya devam ediyor. Birkaç görevli telaşla dışarı çıkıp yan taraftakilerle görüşmeye gitti. Fakat müziğin düğmesini kapatmak kolay mı? Bir tarafta 19. yüzyıl İtalyan operası, diğer tarafta Türk arabeski… Sesler Harbiye gecesinde birbirine karışıyor. Soprano sesini yükseltiyor. Kibariye aşağı kalmıyor. Bir ara insanın içinden: “Bakalım bu gece kim tizden çıkacak?” diyesi geliyor. Ama şimdi yıllar sonra düşündüğümde o gecenin en güzel tarafı da belki buydu. Aynı şehirde, aynı gece, birkaç metre arayla iki bambaşka dünya vardı. Bir tarafta Aida için gelenler… Bir tarafta Kibariye için gelenler… Birinin bestecisi Giuseppe Verdi, diğerinin sesi Kibariye. Biz yıllarca “klasik müzik”, “arabesk müzik”, “yüksek sanat”, “halkın müziği” diye insanları ve müziği ayrı ayrı odalara koymaya çalıştık. Ama Harbiye’de o gece duvarlar pek işe yaramadı. Sesler birbirine karıştı. Verdi’nin haberi yoktu. Kibariye’nin belki bizim halimizden haberi yoktu. Ama Aida ile “İlle de Roman Olsun” birkaç dakikalığına aynı sahnenin görünmez iki solisti oldular. Yıllar sonra televizyonda Kibariye’yi dinlerken o geceyi hatırlayıp gülümsedim. Bir zamanlar “Perdenin arkasından söylesin” denilen o kadın, yıllar sonra öyle bir ses çıkarmıştı ki… Bizim perdenin önündeki Aida’ya kadar ulaşmıştı! İşte hayat bazen böyle güzel cevaplar veriyor. Hem de notasını hiç kimse önceden yazmadan…
Ekleme Tarihi: 06 Ekim 2026 -Salı

AİDA OPERASI VE KİBARİYE

Geçen günlerde televizyonun karşısına oturdum. Savaş çığırtkanlıkları, ekonomik kriz, zamlar, kadın cinayetleri, sokak hayvanlarına yapılanlar derken haberleri izledikçe içim daraldı.

“Yeter,” dedim, “biraz da magazin seyredeyim. Hiç olmazsa kafam dağılır.”

Kanalı değiştirdim.

Karşımda Kibariye…

Yıllardır sesini duyduğumuz, şarkılarını bildiğimiz arabesk müziğin kendine özgü sanatçısı, bir muhabire hayatını anlatıyordu. Dinledikçe magazin diye açtığım programın içinde başka bir hayat hikâyesi çıktı karşıma.

Kibariye daha 15 yaşındayken sesiyle bir yerlere gelmeye çalışıyor. Fakat insanlar önce sesine değil, yüzüne bakıyorlar. Anlattığına göre onu ilk gördüklerinde, “Bu kız çok çirkin, ancak perde arkasından şarkı söyler,” diyorlar.

Hatta ilk çalıştığı pavyonda perde arkasından şarkı söylettiklerini ve onu “Kendi çirkin, sesi güzel” diye tanıttıklarını anlatıyor.

Düşündüm:

Bir insan, başka bir insana bunu neden yapar?

Hele daha 15 yaşındaki bir genç kıza…

Kibariye ise yıllar sonra bütün bunları kendine has üslubuyla anlatırken aslında çok basit ama çok güzel bir şey söylüyor:

“Beni de Allah yarattı. Güzel, çirkin… Ben de insanım. Beni beğenen böyle beğensin.”

Onu dinlerken birden yıllar önce yaşadığım bir gece geldi aklıma.

Meğer bizim Kibariye’yle yollarımız çoktan kesişmiş!

Hem de öyle sıradan bir yerde değil.

Operada!

Yıllar önce bir opera festivali için Ankara Opera Korosu, orkestra, bale ve teknik ekip olarak İstanbul’dayız.

İtalyan besteci Giuseppe Verdi’nin dört perdelik Aida operasını Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahneleyeceğiz.

Provalar yapılmış, dekor kurulmuş, kostümler hazırlanmış…

Temsil akşamı erkenden tiyatroya geldik. Çünkü Aida öyle “ceketi giy, çık sahneye” denilecek eserlerden değil. Kalabalık kadrosu, kostümleri, dekoru, hele makyajları…

Bir bakıyorsunuz Ankara’dan gelen sanatçı, iki saat sonra eski Mısır’da firavunun tebaası olmuş!

Makyajlarımızı yaptık, kostümlerimizi giydik, herkes yerini aldı.

Derken bir haber geldi:

Yan taraftaki açık hava konser alanında da aynı akşam Kibariye konser verecekmiş.

“Herhalde gerekli önlemler alınmıştır,” dedik.

Sonuçta bir tarafta Verdi, öbür tarafta Kibariye…

İstanbul büyük şehir.

İkisine de yer vardır diye düşündük.

Fakat hesaba katmadığımız bir şey vardı:

Sesin sınır kapısı yoktu!

Akşam oldu, seyirciler gelmeye başladı.

Biz bir taraftan kapının önünde kendi seyircimizi izliyoruz, bir taraftan yan taraftaki Kibariye konserine gelenleri.

Bir baktık ki son model, süper lüks otomobiller peş peşe yanaşıyor.

İstanbul sosyetesi sanki Kibariye için seferberlik ilan etmiş!

Bizim opera seyircisi ise daha mütevazı…

Kimi arabasıyla, kimi taksiyle, kimi toplu taşımayla geliyor. Herkes güzel bir yaz akşamında Aida izlemenin heyecanında.

Bir tarafta opera…

Bir tarafta arabesk…

Bir tarafta Verdi…

Öte tarafta Kibariye…

Ve ortada Harbiye!

Derken zil çaldı.

Yerlerimizi aldık.

Orkestra başladı, perde açıldı ve Aida bütün görkemiyle sahneye geldi.

Tam “Sanatın evrenselliği” üzerine düşünmeye başlayacaktık ki yan taraftan bir ses yükseldi.

Kibariye’nin orkestrası da başlamış!

Ama nasıl başlamış…

Bizde kemanlar, viyolalar, çellolar…

Yan tarafta vurmalılar, klavyeler, sazlar…

Bizim orkestra Verdi çalıyor, yan taraf “Bu gece Harbiye bizim!” dercesine yükleniyor.

Sesler birbirine karışmaya başladı.

Gecenin asıl unutulmaz anı ise biraz sonra geldi.

Sahnede Aida rolündeki soprano, Verdi’nin o muhteşem aryasını söylüyor:

“O patria mia…”

“Ah, vatanım…”

Tam o sırada yan taraftan Kibariye’nin sesi yükseldi: “İlle de Roman olsun…”

Bir an hepimiz donduk.

Sahnede Mısır prensesleri, komutanlar, rahipler…

Yan tarafta Kibariye!

Bizim soprano: “O patria mia…”

Kibariye: “İlle de Roman olsun…”

Hayatımda böyle düet görmedim!

Verdi yaşasa ne düşünürdü bilmiyorum ama o gece eserine Türkiye’den beklenmedik bir solist katılmıştı.

Seyirci şaşkın…

Biz şaşkın…

Orkestra çalmaya devam ediyor.

Birkaç görevli telaşla dışarı çıkıp yan taraftakilerle görüşmeye gitti. Fakat müziğin düğmesini kapatmak kolay mı?

Bir tarafta 19. yüzyıl İtalyan operası, diğer tarafta Türk arabeski…

Sesler Harbiye gecesinde birbirine karışıyor.

Soprano sesini yükseltiyor.

Kibariye aşağı kalmıyor.

Bir ara insanın içinden: “Bakalım bu gece kim tizden çıkacak?” diyesi geliyor.

Ama şimdi yıllar sonra düşündüğümde o gecenin en güzel tarafı da belki buydu.

Aynı şehirde, aynı gece, birkaç metre arayla iki bambaşka dünya vardı.

Bir tarafta Aida için gelenler…

Bir tarafta Kibariye için gelenler…

Birinin bestecisi Giuseppe Verdi, diğerinin sesi Kibariye.

Biz yıllarca “klasik müzik”, “arabesk müzik”, “yüksek sanat”, “halkın müziği” diye insanları ve müziği ayrı ayrı odalara koymaya çalıştık.

Ama Harbiye’de o gece duvarlar pek işe yaramadı.

Sesler birbirine karıştı.

Verdi’nin haberi yoktu.

Kibariye’nin belki bizim halimizden haberi yoktu.

Ama Aida ile “İlle de Roman Olsun” birkaç dakikalığına aynı sahnenin görünmez iki solisti oldular.

Yıllar sonra televizyonda Kibariye’yi dinlerken o geceyi hatırlayıp gülümsedim.

Bir zamanlar “Perdenin arkasından söylesin” denilen o kadın, yıllar sonra öyle bir ses çıkarmıştı ki…

Bizim perdenin önündeki Aida’ya kadar ulaşmıştı!

İşte hayat bazen böyle güzel cevaplar veriyor.

Hem de notasını hiç kimse önceden yazmadan…

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.