Dün yakın bir arkadaşımın cenaze töreni için bir aradaydık.
Kalabalıktı.
Ölen kişi varlıklıysa cenazesi kalabalık olur. Üretkense, tanınmışsa, bir yerlerde sözü geçmişse daha da kalabalık olur. Seven gelir, tanıyan gelir, bir zamanlar tanıyan gelir, tanıyanı tanıyan gelir. Hatta bazen insan, bazı yüzlere bakıp içinden sorar:
“Acaba rahmetli bunu gerçekten tanıyor muydu?”
Cenazede etrafıma bakarken aklıma şu soru takıldı:
Gerçek dost kimdir?
Tabutun arkasından yürüyen mi?
Hastane kapısında bekleyen mi?
Yoksa daha hastanelik olmadan telefon edip, “Nasılsın, sesin çıkmıyor?” diyen mi?
İnsan sağlıklı, paralı, güçlü ve neşeliyken dostunun çok olduğunu sanıyor. Telefon susmuyor, masalar doluyor, doğum gününde mesajlara yetişemiyorsun.
Sonra hayat küçük bir deney yapıyor.
Parayı biraz azaltıyor.
Sağlığı biraz bozuyor.
Makamın altındaki koltuğu çekiyor.
Bir bakıyorsun, telefonun şarjı üç gün gidiyor!
Meğer pili değiştirmek gerekmiyormuş; çevreyi değiştirmek gerekiyormuş.
İşin garibi, insan zor gününde sadece dostlarını tanımıyor. “Dost sandıklarını” da tanıyor.
Bazıları “Bir şeye ihtiyacın olursa mutlaka ara” der.
Ararsın.
Telefon çalar...
Bir süre sonra anlarsın ki cümlenin doğrusu şudur: “Bir şeye ihtiyacın olursa ara... Ama çok da ciddi bir şey olmasın.”
Bazıları hastalandığını duyunca geçmiş olsun mesajı yollar. Sonuna da kalp koyar. Eskiden çorba götürülürdü, şimdi kırmızı kalp gönderiliyor. Teknoloji ilerledi; vefa biraz hafifledi.
Ama birileri vardır...
Sen istemeden gelir.
Konuşmak istemiyorsan yanında susar.
Paran yoksa hesabını sormaz.
Hastaysan kaç gün süreceğini hesaplamaz.
Düştüğünde seni kaldırırken “Ben sana demiştim” demez.
İşte onlar dosttur.
Cenazede bunları düşündüm.
Aslında insanın serveti bankadaki para değilmiş. Telefon rehberindeki bin kişi de değilmiş.
Gece üçte arayabileceğin üç kişi varsa zenginsin.
Çünkü hayatın çok acımasız ama çok başarılı bir eleme sistemi var:
İşini kaybet.
Hastalan.
Biraz parasız kal.
Bir süre kimseye faydan dokunmasın.
Sonra çevrene bak.
Liste kendiliğinden güncelleniyor.
Üstelik ücretsiz.
Cenazeden ayrılırken bir şeyi daha düşündüm:
Keşke insanları tabutun başında ne kadar sevdiğimizi anlatmak yerine, hayattayken biraz daha arasak.
Çünkü öldükten sonra omuz veren çok oluyor.
Mesele, yaşarken omuz verebilmek.
