Yazmak, insanın duygu ve düşüncelerini başkalarıyla paylaşmasıdır. Ancak bir yazar için asıl mutluluk, yazdıklarının okurun yüreğinde bir karşılık bulduğunu görmektir.
Okurlarımın gönderdiği her yorum, eleştiri ve değerlendirme benim için çok kıymetli. Beğenileri kadar eleştirileri de kalemime güç veriyor, yazma isteğimi çoğaltıyor. Çünkü biliyorum ki bir yazı, okuruyla buluştuğunda gerçek anlamını kazanıyor.
Değerli dostum Ogün Attilâ Budak'ın, şiirlerim ve sanat anlayışım üzerine kaleme aldığı bu güzel yazıyı sizlerle paylaşmak istedim. İçtenliği, ince mizahı ve dostça değerlendirmeleri için kendisine yürekten teşekkür ediyorum.
İyi ki okuyan, eleştiren, düşünen ve kalemimize güç veren dostlarımız var. (Ali Yılmaz)
ALİ İPİ DE VER,
ŞİİRİ DE
Ama Özgürlüğü Asla!
Eskiden ilkokul fişlerinde Ali her şeyi yapardı: Topu tutar, ata bakar, Oya’ya ipi verirdi. Bizim Ali (Yılmaz) ise çıtayı biraz yükseltmiş. Ben ona "Ali kitabı ver" dedim, o bana tutup kalbinin anahtarını, pardon, düğmelerini verdi: "Dudaklarım Çözer Kalbinin Düğmelerini."
Yetmedi, bir de yanına taze fırından çıkmışçasına sıcak, dumanı üstünde "Takma Dişli Sevgilim" kitabını iliştirdi. Ali bu; kelimelerle oynamayı seviyor, belli ki protez dişli bir sevgilinin bile gülüşündeki o şiirsel estetiği ıskalamayacak kadar "gözü açık" bir şair.
Rousseau ile Bir Kahve Molası
Ali’nin sayfalarını karıştırırken karşınıza aniden "Eski Bir Tapınak Duvarındaki Yazıt" çıkıveriyor. Tam ruhunuzu o antik satırlara teslim etmişken, Ali kulağınıza eğilip o meşhur düsturu fısıldıyor: “Herkesle dost olmaya çalış ama kimseye teslim olma.”
Valla Ali, bu devirde bırak kimseye teslim olmayı, kredi kartı borçlarına teslim olmamak bile büyük başarı! Ama Ali haklı. Tam o sırada masamıza hayali bir konuk oturuyor: Jean-Jacques Rousseau. Elinde 1995 basımı, Rasih Nuri İleri çevirisiyle bir kitap... Şöyle bir gürlüyor üstat: "Ben özgürlüğe taparım! Hem başkalarına hükmetmekten hem de başkalarına kul olmaktan nefret ediyorum!" Bakıyorum Ali’ye, bakıyorum Rousseau’ya... İkisi de aynı dertten muzdarip. Biri operanın tozunu yutmuş, diğeri aydınlanmanın. İkisi de diyor ki; dünya ne kadar kalleş olursa olsun, sen yine de kendinle barışık kal. Yani diyorlar ki; dışarıda fırtına kopsa da senin içindeki deniz süt liman olsun.
Çöller, Kelebekler ve Cep Telefonları
Ali Yılmaz’ın dünyasında çocuklar sessiz oynamıyor. "Bastıkları yerleri incitmezler" diyor Ali... Ah be Ali, keşke koca koca adamlar da bastıkları yerleri incitmese! Şairimiz bir bakmışsınız bir kelebek olmuş özgürce uçuyor, bir bakmışsınız yaşam belirtisi olmayan bir çölde insanlık adına kaygılanıyor. Duygusallıktan ziyade, hani o unuttuğumuz "erdemli insan duyarlılığı" var ya, işte tam o damardan vuruyor.
Sonra teknolojiye getiriyoruz sözü. Şimdilerde "Teknokültür" diye bir canavar var. Teknoloji, kapital ve sansasyon el ele vermiş, bizim o güzelim insani değerlerin üzerinde "hora" tepiyorlar. Cebimizde dünyanın en pahalı akıllı telefonları var ama birbirimize iki çift samimi laf edemiyoruz. Ali de patlatıyor şiiri:
"Kuş tüyü yataklar, altın duvarlı villalar neye yarar, sizlerin o sıcak bakışına ulaşamadıktan sonra?" Doğru söze ne denir? Altın kaplama yalnızlıklar yerine, bakır kaplama bir dost sohbetini kim istemez?
Ali Yılmaz sadece bir birey, bir sanatçı olmakla yetinmiyor; o "kendini aşma" peşinde bir derviş gibi... Her gerçek sanatçıyı içten içe kemiren o "daha iyisini üretme" tutkusu, belli ki Ali’nin en büyük yardımcısı.
Ali, dostum; sahnede sesin, kâğıtta kalemin dert görmesin. Yeni üretimlerinde kolaylıklar diliyorum. Ama unutma, bir dahaki sefere sadece şiir yetmez, o "Takma Dişli Sevgili"nin hikâyesini de uzun uzun konuşacağız!
Ogün Attilâ Budak.
1999 yılında OPERA-BALE dergisinde benimle ilgili bu güzel yazıyı yazmış. Çok teşekkür ederim.
