Ankara’da beni bu aylar mahvetti!
Takvimi kim icat etti bilmiyorum ama belli ki insanlarla bir derdi varmış.
Bir yılı on iki parçaya bölmüş, her parçaya ayrı bir huy vermiş. Biri soğuk, biri huysuz, biri âşık, biri melankolik…
Ankara’da yaşıyorsanız bu on iki ayı sadece yaşamazsınız; çekersiniz.
OCAK
Yılın ilk ayıdır ama daha ilk günden insanın hevesini kursağında bırakır.
Soğuk, kar, ayaz…
Güneşi devlet sırrı gibi saklar.
Arada bir çıkarır, millet camlara koşar. Tam “Bugün hava güzel galiba” dersiniz, beş dakika sonra güneş ortadan kaybolur.
Ankara’da Ocak güneşi, seçim vaadi gibidir:
Görünür ama fazla kalmaz.
ŞUBAT
Takvimin torpillisidir.
Öteki aylar 30-31 gün çalışırken bu 28 günde maaşı kapatıp gider.
Dört yılda bir de 29 gün çalışınca fazla mesai yapmış gibi ortalıkta dolaşır.
Belli ki takvimi hazırlayan kurulda bir tanıdığı varmış.
Hele 29 Şubat’ta doğduysanız…
Yaşınız 40’tır ama teknik olarak onuncu doğum gününüzü kutlarsınız.
İnsan nüfus müdürlüğüne gidip:
“Ben gerçekten var mıyım?” diye sorabilir.
MART
Güvenilmezdir.
Sabah güneş açar.
“Bahar geldi!” dersiniz.
Öğlen yağmur yağar.
Akşam kar başlar.
Gece kaloriferi açarsınız.
Ertesi gün tişörtle çıkarsınız.
Mart ayında Ankara’da hava durumunu meteoroloji bile tahmin etmiyor; sadece gelişmeleri takip ediyor.
Kediler ise mutludur.
Onlar için Mart; yılbaşı, sevgililer günü, bahar şenliği ve açık hava konseridir.
NİSAN
Baharın postacısıdır.
Gerçi postacı da kalmadı.
Eskiden sevgiliye mektup yazılırdı. Şimdi mesaj atılıyor:
“Naber?”
Romantizmin geldiği son nokta budur.
Nisan’da çiçekler açar, gönüller kıpırdanır, polenler havada uçuşur.
Kimin aşktan, kimin alerjiden gözünün yaşardığı belli değildir.
Biri size uzaktan bakıp ağlıyorsa hemen ümitlenmeyin.
Polen olabilir.
MAYIS
Tembellik ayıdır.
Hava güzeldir, insanın işe gitmek istemediği ama maaş almak istediği dönemdir.
Parklar dolar.
Çimenlere yayılan insanlar gökyüzüne bakar.
“Hayat aslında ne güzel” derler.
Pazartesi sabahı alarm çalınca fikirlerini değiştirirler.
Mayıs’ı doya doya yaşamak gerekir.
Çünkü Ankara’da bahar uzun sürmez.
Bir bakarsınız montla geziyorsunuz, bir bakarsınız asfalt eriyor.
Aradaki üç güzel güne de biz bahar diyoruz.
HAZİRAN
Tehlikelidir.
Aşk, tatil, deniz, düğün, kredi kartı…
Hepsi aynı ayda insanın başına gelir.
İnsan Haziran’da normal maaşıyla milyoner hayatı yaşamaya kalkar.
Tatile gider, dışarıda yer, alışveriş yapar.
Temmuz’da banka mesaj atar:
“Sayın müşterimiz…”
İşte gerçek yaz o mesajla başlar.
Zaten adı üstünde:
HAZIR-AN!
Her şeye hazır.
Haziran’da içinize şeytan girmesine izin vermeyin.
Çünkü sonradan “Şeytana uydum” deseniz de banka taksitleri şeytandan tahsil etmiyor.
TEMMUZ
Biraz silik kalmıştır.
Haziran bütün şöhreti toplamış, Ağustos tarihi sahiplenmiştir.
Temmuz ortada kalmıştır.
Ama hakkını yemeyelim.
Ankara’da insanı gölge arayan canlı türüne dönüştürmek gibi önemli bir görevi vardır.
Saat ikide Kızılay’da yürürken gölge görünce insan parti, mezhep, dünya görüşü ayırmaz.
Herkes aynı ağacın altına sığınır.
Demek ki toplumsal barış için bazen 38 derece sıcaklık gerekiyormuş.
AĞUSTOS
Ağır abidir.
Adını Roma İmparatoru Augustus’tan alır.
Zaten adından belli:
Bu ay sıradan vatandaş değildir.
Tarihîdir, sıcaktır, ağırdır.
Öğlen dışarı çıkarsanız beş dakika sonra insanın aklına tek soru gelir:
“Benim dışarıda ne işim vardı?”
Ağustos insanı filozof yapar.
Ama düşünmeye değil, gölge bulmaya sevk eder.
EYLÜL
Ayların öksüz çocuğudur.
Bir köşede oturmuş ağlar.
Yaprak düşer, ağlar.
Yaz biter, ağlar.
Okullar açılır, çocuklar ağlar.
Veliler masrafları görünce daha çok ağlar.
Eylül zaten bütün memleketin topluca duygusallaştığı aydır.
Dolaptan hırkayı çıkarırsınız, bir anda çocukluğunuz gelir aklınıza.
Eski sevgililer…
Eski arkadaşlar…
Eski yazlar…
Sonra kredi kartı ekstresi gelir.
Bugüne dönersiniz.
EKİM
Küskün aydır.
Kimseyle geçinemez.
Sabah mont giydirir, öğlen çıkarttırır, akşam yeniden giydirir.
İnsan Ekim ayında evden çıkarken yanında mont, kazak, tişört, şemsiye taşımalıdır.
Yani hava durumuna göre değil, göçe hazırlanır gibi çıkarsınız.
Ekim asosyal akraba gibidir.
Aile toplantısına gelir, köşede oturur.
“Bir şeyin mi var?” dersiniz.
“Yok.”
Ama vardır.
KASIM
Kara kuru bir aydır.
Her şey siyah-beyaza döner.
Soğuk, nemrut, biraz yaşlı, biraz huysuzdur.
Zaten adı bile kendini ele verir:
Kasım kasım kasılır.
Bir de yıllardır “Kasımda aşk başkadır” diyorlar.
Elbette başkadır.
Bu soğukta evden çıkıp birini görmeye gidiyorsanız mesele artık hoşlanmak değildir.
Ciddi düşünüyorsunuzdur.
ARALIK
Baba aydır.
On iki ayın muhasebecisidir.
Gelir, önünüze dosyayı koyar:
Bu yıl ne yaptın?
Kimi sevdin?
Kime küstün?
Kaç kilo aldın?
Ne kadar para harcadın?
Ocak ayında aldığın kararların kaçını tuttun?
İnsan başını öne eğer.
“Spora başlayacaktım…”
Aralık defteri kapatır:
“Onu geçen yıl da söylemiştin.”
Yine de Aralık sevilir.
Çünkü herkes ona değil, gelecek yıla umut bağlamıştır.
31 Aralık gecesi milyonlarca insan aynı anda:
“Bu yıl benim yılım olacak!” der.
Takvim değişir.
Saat on ikiyi geçer.
Yeni yıl gelir.
Kapı çalar.
Açarsınız.
Karşınızda yine Ocak.
Aynı soğuk.
Aynı ayaz.
Aynı hayat.
İşte o zaman insan anlar:
Takvim değişiyor ama bizim meseleler pek değişmiyor.
Belki de bizi yıllar yaşlandırmıyor.
Her ay sırayla gelip biraz sinirlerimizi bozuyor, biraz güldürüyor, biraz da ömrümüzden alıp gidiyor.
Sonra adına da kibarca:
“Bir yıl daha geçti” diyoruz.
