Eylül geldi.
Yine okul bahçeleri çocuk sesleriyle dolacak, anneler babalar okul kapılarında biraz heyecan, biraz kaygıyla bekleyecek. Çocukların sırtında çantalar olacak ama o çantaların görünmeyen yükünü aslında aileler taşıyacak.
Çünkü artık bir çocuğu okutmak, neredeyse ailece verilen uzun bir mücadeleye dönüştü.
Devlet okulu mu, özel okul mu?
İyi öğretmen nerede? Hangi okul daha başarılı? Servis, yemek, kitap, kurs, yabancı dil… Aileler çocuklarının geleceği söz konusu olduğunda bütçelerini zorluyor, kimi zaman kendi ihtiyaçlarından vazgeçiyor. Çünkü anne babanın en büyük hayali değişmiyor: “Ben görmedim, çocuğum görsün. Ben yapamadım, o yapsın.”
Ama burada asıl sorulması gereken soru şu: Bir çocuğun iyi eğitim alması neden ailesinin maddi gücüne bağlı olsun?
Bundan kırk, elli yıl önce devlet okulu denildiğinde akla yalnızca bir bina gelmezdi. Öğretmen gelirdi. Disiplin gelirdi. Cumhuriyet gelirdi. Matematik, fen, edebiyat, tarih, müzik, resim gelirdi. Köydeki bir çocukla şehirdeki bir çocuğun aynı ülkenin geleceğine ortak olabileceği umudu gelirdi.
Elbette o yılların da eksikleri vardı. Geçmişi kusursuz göstermek doğru olmaz. Fakat devlet okulunun toplumdaki ağırlığı ve öğretmene duyulan güven çok daha güçlüydü.
Bugün ise eğitim sistemimiz sürekli değişen müfredatlar, sınav sistemleri ve eğitim politikaları arasında yoruluyor. Her gelen Millî Eğitim Bakanı, kendisinden öncekinin masasını yeniden düzenlemek zorundaymış gibi davranırsa çocuklarımız eğitim değil, sistem değişikliği ezberler.
Oysa eğitim yapboz tahtası değildir.
Daha da önemlisi, kamusal eğitimin zayıfladığı her alan başka yapılar tarafından doldurulur. Tarikat ve cemaatlerle bağlantılı eğitim yapılanmalarının çocukların dünyasında etkili hâle gelmesi bu nedenle hafife alınamaz. Çünkü çocuklarımız herhangi bir grubun, cemaatin ya da ideolojinin insan kaynağı değildir.
Onlar bu ülkenin çocuklarıdır.
Bizim ihtiyacımız itaat eden değil, soru soran çocuklardır.
“Böyle söylendiği için doğrudur” diyen değil, “Neden?” diye sorabilen gençlerdir.
Matematikten korkmayan, bilime güvenen, sanatla tanışan, kitap okuyan, dünyayı merak eden; gerektiğinde öğretmenine, gerektiğinde yöneticisine, hatta gerektiğinde bize bile itiraz edebilen çocuklar yetiştirmeliyiz.
Çünkü bir ülkenin geleceğini çaresiz gençler değil; özgür düşünen, çalışan, üreten ve sorgulayan gençler kurar.
Devletin görevi de aileleri “Çocuğumu nereye göndereyim?” çaresizliğine mahkûm etmek değil; mahallesindeki devlet okuluna güvenle gönderebileceği bir eğitim düzeni kurmaktır.
Öyle bir devlet okulu olmalı ki özel okul onun alternatifi olabilir ama mecburiyeti olmasın.
Öyle bir öğretmen düzeni kurulmalı ki öğretmen geçim derdinden önce öğrencisini düşünebilsin.
Öyle bir eğitim sistemi olmalı ki bakan değiştiğinde çocuğun dünyası değişmesin.
Eylül ayında yalnızca okul zilleri çalmıyor aslında.
Bir ülkenin geleceğinin zili çalıyor.
O zil bize de bir şey söylüyor: Çocuklarımıza bırakacağımız en büyük miras ev, araba ya da banka hesabı değildir. Akıl, bilim, sanat, vicdan ve iyi eğitimdir.
Çünkü bir çocuğa düşünmeyi öğretirseniz, yalnızca onun hayatını değil, bir ülkenin yarınını da değiştirirsiniz.
