Bizim yeni yıl kutlamalarımız bugünkü gibi şatafatlı değildi. Küçük evimizde, gecekondu sıcaklığında bir araya gelirdik. O gün alınmış birkaç meyve, belki bir tavuk… Ama asıl zenginliğimiz sobanın etrafında toplanıp radyodan yılbaşı özel yayınını dinlemekti.
Gece yarısına kadar kulaklarımızda Orhan Gencebay, Zeki Müren, Safiye Ayla… Şarkılar evin duvarlarına değil, kalbimize çarpardı.
Ama benim için asıl büyü, pencerenin önündeydi. Sokak lambasının ışığında, gökyüzünden yeryüzüne süzülen kar tanelerini izlemek… Her biri sanki “umut” diye iniyor, yere değince “mutluluk” oluyordu. İçim kıpır kıpır olurdu. Büyük eğlenceler değil, büyük hisler yaşardık.
Sonra avuçlarımızın içine telefonlar girdi. Teknoloji geldi. Şikâyetçi değilim; bunlar da hayatın parçası. Ama o sokak lambasının altındaki karı artık göremez olduk. Ankara’ya kar eskisi gibi yağmıyor. Dereler coşmuyor. Kar suları baharı müjdelemiyor. Binalar yükseldi, araçlar çoğaldı, insan kendini hiç ölmeyecekmiş gibi konumlandırdı.
2000’li yıllar, beraberinde büyük bir tüketimi ve sessiz bir yalnızlığı getirdi. Ailelerin bir araya gelip dostluklarını çoğalttığı yeni yıllar artık anılarda kaldı. Şimdi her şey var ama tadı yok. Kanal çok, görüntü çok, ses çok… Ama ruh eksik.
Belki de yeni yıl dediğimiz şey, takvimden çok hatırlamakla ilgilidir. Sokak lambasının altında kalan kar tanelerini, soba başındaki sessiz mutluluğu, radyodan gelen cızırtılı şarkıları…
Yeni yıl bize biraz da bunu hatırlatsın:
Azla yetinmeyi, birlikte susabilmeyi ve camdan bakarken mutlu olmayı…
BİR YILI DAHA UĞURLUYORUZ. ÇOK ŞEY SÖYLEDİK, ÇOK ŞEYE KIZDIK, BAZILARINI İSE SESSİZCE SİNEYE ÇEKTİK. YENİ YIL MUCİZELER VAAT ETMİYOR BELKİ AMA DAHA İYİSİNİ TALEP ETME CESARETİNİ HATIRLATSIN. OKUYAN HERKESE; DAHA AZ GÜRÜLTÜ, DAHA ÇOK HAKİKAT DİLİYORUM. İYİ YILLAR…
