Ali YILMAZ - Yazar - Program Yapımcı
Köşe Yazarı
Ali YILMAZ - Yazar - Program Yapımcı
 

ÇOCUKLUĞUMUN OYUNLARI

Son zamanlarda ne tarafa dönsek aynı kelimeler: ekonomik sıkıntılar, zamlar, faizler, savaşlar, kıtlıklar, barış görüşmeleri, yarının ne getireceğini bilememenin tedirginliği… Sabah haberleri açıyoruz, içimiz daralıyor. Akşam haberleri açıyoruz, sabahı arıyoruz. Memleketi, dünyayı düşünmekten çocukken oynadığımız oyunları bile unutacağız neredeyse. Ben de bugün biraz ara verelim istedim. Ne faiz konuşalım ne zamları ne savaşları ne de dünyanın bitmek bilmeyen dertlerini… Birkaç dakikalığına çocukluğumuzun mahallesine dönelim. Çünkü bazen insanın geçmişe bakması kaçmak değildir; biraz nefes almaktır. Bizim çocukluğumuzda oyun satın alınmazdı; icat edilirdi. Mahallenin iki ucuna dört taş koyduk mu dünyanın en büyük stadı hazırdı. Ne çim lazımdı ne tribün ne de VAR hakemi… Top varsa maç vardı. Top yoksa da mutlaka birinin evinden eski, havası biraz inmiş bir top bulunurdu. Futbolun kuralları mahalleye göre değişirdi. Araba gelince maç durur, araba geçince kaldığı yerden devam ederdi. Kaleci çoğu zaman “üç korner bir penaltı” diye bağırırdı. Top bir evin bahçesine kaçarsa maçın kaderini o evin sahibi belirlerdi. Bir de büyük abiler oyuna karıştı mı iş ciddileşirdi: “Gazozuna oynuyoruz!” O anda mahalle maçı Dünya Kupası finaline dönüşürdü. Kaybeden takımın cebinden servet çıkmazdı belki ama gazoz parası çıkardı. Kazanan da gazozu öyle bir içerdi ki sanırsınız şampiyonluk kupasını kaldırıyor. Misket vardı. Toprağa küçük bir çukur açılır, misketler dizilir, gözler keskin nişancı gibi hedefe kilitlenirdi. Bugünün çocukları ekranda puan topluyor; biz misket topluyorduk. En güzel misketini kaybedenin yüzü, borsada bütün parasını kaybetmiş yatırımcı gibiydi. Gazoz kapakları da ayrı bir servetti. Bugün olsa geri dönüşüm malzemesi derler. Bizim için yarış arabasıydı, futbolcuydu, paraydı, oyuncaktı. Yere bir parkur çizilir, kapaklara parmakla vurula vurula yarış yapılırdı. Kapak eğri giderse kabahat bizde değil, zemindeydi! Kızların dünyasında ip atlama, seksek, evcilik ve yakar top vardı. Seksek için bir parça tebeşir yeterdi. Evcilikte taşlar yemek, yapraklar tabak olurdu. Anne, baba, komşu, misafir herkes hazırdı. Daha sekiz yaşındaki çocuk evcilikte “Bu ay masraflar çok arttı” diye söylenirdi. Demek hayatın provası erken başlıyormuş. Yakar topun adı zaten yeterince ürkütücüydü. Ortada kalan çocuk için insan hakları henüz devreye girmemişti! Top kime çarparsa çarpsın oyun devam ederdi. Saklambaç ise mahallenin en ciddi organizasyonlarından biriydi. “Önüm, arkam, sağım, solum sobe!” Bir çocuk ebe olur, diğerleri ortadan kaybolurdu. Öyle iyi saklananlar vardı ki oyun biter, anneler çocukları akşam yemeğine çağırır, hâlâ ortaya çıkmazlardı. Körebe, birdirbir, uzun eşek, ip atlama, seksek, çelik çomak… Her mahallenin kendine göre oyunları, kuralları, şampiyonları vardı. Dizimiz yara olurdu, dirseğimiz kanardı. Eve gidince annemiz yaradan önce pantolonun dizine bakardı: “Yine mi yırttın bunu?” 60’ların, 70’lerin, 80’lerin çocukluğu biraz böyleydi. Oyuncağımız azdı ama oyun alanımız çoktu. Sokak bizimdi, arsa bizimdi, kaldırım bizimdi. Akşam olunca annelerin pencereden yükselen sesi bütün oyunların bitiş düdüğüydü: “Hadi eveee!” Bugünün çocuklarının dünyası başka. Tabletler, bilgisayarlar, oyun konsolları, çevrim içi oyunlar… Dünyanın öbür ucundaki bir çocukla aynı takımda oynayabiliyorlar. Bizim hayal bile edemeyeceğimiz kadar renkli, hızlı ve teknolojik bir oyun dünyasının içindeler. Ama bizim oyunlarımızda başka bir şey vardı. Birbirimizin yüzüne bakardık. Küserdik, barışırdık, kavga eder, beş dakika sonra yeniden aynı takımda oynardık. Topu paylaşmayı, sırayı beklemeyi, yenilmeyi ve kazanmayı sokakta öğrenirdik. Şimdi oyunların görüntüsü daha güzel, sesi daha güçlü, teknolojisi daha ileri. Ama bizim oyunlarımızın şarjı hiç bitmezdi. Yalnızca hava kararırdı. Belki bugün de biraz buna ihtiyacımız var. Her sabah yeni bir zam, yeni bir kriz, dünyanın bir başka köşesinden savaş haberi… İnsan bazen bütün bunların sesini birkaç dakikalığına kısmak istiyor. İşte ben de bugün onun için çocukluğumuzun kapısını çaldım. Biraz misket yuvarladık, biraz saklandık, iki taşı kale yaptık, gazozuna maç oynadık. Dünya yine bildiğiniz dünya… Dertleri de yerli yerinde. Ama hiç değilse birkaç dakikalığına sobe olduk hayata. Ve galiba özlediğimiz yalnızca o oyunlar değil… Oyun bittiğinde yarından korkmadan eve döndüğümüz o çocukluk günleriydi.
Ekleme Tarihi: 25 Ağustos 2026 -Salı

ÇOCUKLUĞUMUN OYUNLARI

Son zamanlarda ne tarafa dönsek aynı kelimeler: ekonomik sıkıntılar, zamlar, faizler, savaşlar, kıtlıklar, barış görüşmeleri, yarının ne getireceğini bilememenin tedirginliği…

Sabah haberleri açıyoruz, içimiz daralıyor. Akşam haberleri açıyoruz, sabahı arıyoruz. Memleketi, dünyayı düşünmekten çocukken oynadığımız oyunları bile unutacağız neredeyse.

Ben de bugün biraz ara verelim istedim.

Ne faiz konuşalım ne zamları ne savaşları ne de dünyanın bitmek bilmeyen dertlerini… Birkaç dakikalığına çocukluğumuzun mahallesine dönelim. Çünkü bazen insanın geçmişe bakması kaçmak değildir; biraz nefes almaktır.

Bizim çocukluğumuzda oyun satın alınmazdı; icat edilirdi.

Mahallenin iki ucuna dört taş koyduk mu dünyanın en büyük stadı hazırdı. Ne çim lazımdı ne tribün ne de VAR hakemi… Top varsa maç vardı. Top yoksa da mutlaka birinin evinden eski, havası biraz inmiş bir top bulunurdu.

Futbolun kuralları mahalleye göre değişirdi. Araba gelince maç durur, araba geçince kaldığı yerden devam ederdi. Kaleci çoğu zaman “üç korner bir penaltı” diye bağırırdı. Top bir evin bahçesine kaçarsa maçın kaderini o evin sahibi belirlerdi.

Bir de büyük abiler oyuna karıştı mı iş ciddileşirdi: “Gazozuna oynuyoruz!”

O anda mahalle maçı Dünya Kupası finaline dönüşürdü. Kaybeden takımın cebinden servet çıkmazdı belki ama gazoz parası çıkardı. Kazanan da gazozu öyle bir içerdi ki sanırsınız şampiyonluk kupasını kaldırıyor.

Misket vardı. Toprağa küçük bir çukur açılır, misketler dizilir, gözler keskin nişancı gibi hedefe kilitlenirdi. Bugünün çocukları ekranda puan topluyor; biz misket topluyorduk. En güzel misketini kaybedenin yüzü, borsada bütün parasını kaybetmiş yatırımcı gibiydi.

Gazoz kapakları da ayrı bir servetti. Bugün olsa geri dönüşüm malzemesi derler. Bizim için yarış arabasıydı, futbolcuydu, paraydı, oyuncaktı. Yere bir parkur çizilir, kapaklara parmakla vurula vurula yarış yapılırdı. Kapak eğri giderse kabahat bizde değil, zemindeydi!

Kızların dünyasında ip atlama, seksek, evcilik ve yakar top vardı. Seksek için bir parça tebeşir yeterdi. Evcilikte taşlar yemek, yapraklar tabak olurdu. Anne, baba, komşu, misafir herkes hazırdı. Daha sekiz yaşındaki çocuk evcilikte “Bu ay masraflar çok arttı” diye söylenirdi. Demek hayatın provası erken başlıyormuş.

Yakar topun adı zaten yeterince ürkütücüydü. Ortada kalan çocuk için insan hakları henüz devreye girmemişti! Top kime çarparsa çarpsın oyun devam ederdi.

Saklambaç ise mahallenin en ciddi organizasyonlarından biriydi.

“Önüm, arkam, sağım, solum sobe!”

Bir çocuk ebe olur, diğerleri ortadan kaybolurdu. Öyle iyi saklananlar vardı ki oyun biter, anneler çocukları akşam yemeğine çağırır, hâlâ ortaya çıkmazlardı.

Körebe, birdirbir, uzun eşek, ip atlama, seksek, çelik çomak… Her mahallenin kendine göre oyunları, kuralları, şampiyonları vardı. Dizimiz yara olurdu, dirseğimiz kanardı. Eve gidince annemiz yaradan önce pantolonun dizine bakardı: “Yine mi yırttın bunu?”

60’ların, 70’lerin, 80’lerin çocukluğu biraz böyleydi. Oyuncağımız azdı ama oyun alanımız çoktu. Sokak bizimdi, arsa bizimdi, kaldırım bizimdi. Akşam olunca annelerin pencereden yükselen sesi bütün oyunların bitiş düdüğüydü: “Hadi eveee!”

Bugünün çocuklarının dünyası başka. Tabletler, bilgisayarlar, oyun konsolları, çevrim içi oyunlar… Dünyanın öbür ucundaki bir çocukla aynı takımda oynayabiliyorlar. Bizim hayal bile edemeyeceğimiz kadar renkli, hızlı ve teknolojik bir oyun dünyasının içindeler.

Ama bizim oyunlarımızda başka bir şey vardı.

Birbirimizin yüzüne bakardık. Küserdik, barışırdık, kavga eder, beş dakika sonra yeniden aynı takımda oynardık. Topu paylaşmayı, sırayı beklemeyi, yenilmeyi ve kazanmayı sokakta öğrenirdik.

Şimdi oyunların görüntüsü daha güzel, sesi daha güçlü, teknolojisi daha ileri.

Ama bizim oyunlarımızın şarjı hiç bitmezdi.

Yalnızca hava kararırdı.

Belki bugün de biraz buna ihtiyacımız var. Her sabah yeni bir zam, yeni bir kriz, dünyanın bir başka köşesinden savaş haberi… İnsan bazen bütün bunların sesini birkaç dakikalığına kısmak istiyor.

İşte ben de bugün onun için çocukluğumuzun kapısını çaldım.

Biraz misket yuvarladık, biraz saklandık, iki taşı kale yaptık, gazozuna maç oynadık.

Dünya yine bildiğiniz dünya… Dertleri de yerli yerinde.

Ama hiç değilse birkaç dakikalığına sobe olduk hayata.

Ve galiba özlediğimiz yalnızca o oyunlar değil…

Oyun bittiğinde yarından korkmadan eve döndüğümüz o çocukluk günleriydi.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ulusgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.