Ankara’yı herkes başka türlü tanır.
Kimi çocukluğunun mahallesinden, kimi işe yetiştiği caddelerden, kimi yıllardır aynı saatte beklediği otobüs durağından… Kiminin Ankara’sında Ulus vardır, kimininkinde Kızılay; kimininkinde eski mahalleler, kimininkinde şehrin batıya doğru uzanan yeni yüzü.
Benim bugün karşıma çıkan Ankara ise biraz daha farklıydı.
Bir ucunda Büyük Toptancı Hali, bir ucunda Yaşamkent; arasında eski Hipodrom, otobüsler, metro istasyonları, oto sanayi, Anadolu Bulvarı, Halk Ekmek ve akşam olunca mahalle arasındaki yürüyüş parkuru…
Aslında sabah uyandığımda Ankara’yı anlatmak gibi bir niyetim yoktu.
Telefonuma bir mesaj geldi: “Abi, sebze geldi. Hal on ikide kapanıyor.”
Apar topar kalkıp kendimi Büyük Toptancı Hali’nde buldum. Şehir daha tam uyanmadan orada hayat çoktan başlamıştı. Büyük tırlar, kamyonlar, kasalar dolusu karpuzlar, kavunlar, domatesler, biberler… Ankara’nın sofralarına gün boyunca dağılacak ne varsa sabahın erken saatlerinde burada hareket hâlindeydi.
Uyku mahmurluğuyla arkadaşımın iş yerine ulaştım. Sağ olsun siparişimi hazırlamış, üstüne bir de Türk kahvesi yaptı.
Güne halin ortasında Türk kahvesiyle başladım.
Bence Ankara’ya yakışan bir başlangıçtı.
Dönüşte eski Hipodrom tarafında bu kez bambaşka bir hareketlilik vardı. AK Parti’nin 25. yıl kutlamaları nedeniyle Ankara’dan ve şehir dışından gelen otobüsler, alana doğru yürüyen insanlar… Birkaç kilometre önce sebze kamyonlarının arasındaydım, şimdi başka bir kalabalığın içinden geçiyordum.
Eve geldim, kahvaltımı yaptım. Biraz dinlendikten sonra günün ikinci Ankara turu başladı.
Bir önceki gün kızım rahatsızlandığı için onun arabasıyla kendisini bizim eve getirmiş, kendi arabamızı Yaşamkent’te bırakmıştık.
Önce otobüs, ardından metro…
Ankara’yı bazen otomobilin camından değil, toplu taşımanın içinden seyretmek gerekiyor. Durakta bekleyenler, işe yetişenler, elinde çantasıyla bir yerlere koşturanlar, metroda telefonuna dalanlar… Herkes birkaç duraklığına aynı yolculuğun parçası oluyor, sonra bir kapı açılıyor ve kendi hayatına dağılıyor.
Yaşamkent’e ulaşıp arabayı aldım.
“Artık eve dönerim.” derken aklıma arabanın egzoz işi geldi.
İstikamet oto sanayi.
Sabah karpuzların, kavunların ve sebze kasalarının arasındaydım; öğleden sonra motor, egzoz ve anahtar seslerinin içinde…
Ankara bir gün içerisinde insanın dekorunu ne çabuk değiştiriyor!
Sanayide işimi halledip yola çıktım. Anadolu Bulvarı her zamanki telaşıyla karşıladı beni. Trafikte ilerlerken kendi kendime, “Ben sabah sadece sebze almaya çıkmamış mıydım?” diye düşündüm.
Çıkmıştım.
Ama Ankara henüz beni eve göndermeye niyetli değildi.
Yol üzerinde Halk Ekmek Fabrikası’na da uğrayıp birkaç şey aldım. Sabah arkadaşımın verdiği koca kavun ise arabanın içinde sabahtan beri benimle Ankara’yı geziyordu. Neredeyse ona da bir ulaşım kartı çıkarmak gerekecekti.
Nihayet eve geldim.
Bu kez şehrin telaşını kapının dışında bırakıp mutfağa girdim. Domates, soğan, biber ve küçük doğranmış tavuklarla güzel bir tavuk yahni yaptım. Yanına da salata…
Akşam yemeği hazırdı.
Sonra üstümü değiştirdim. Şort, tişört, spor ayakkabıları… Cebimde telefonum ve cüzdanım.
Şimşek Sokak’taki yürüyüş parkuruna çıktım.
Sabahın gürültülü Ankara’sı gitmişti sanki.
Ne halin kamyonları vardı ne metro anonsları ne sanayinin anahtar sesleri ne de Anadolu Bulvarı’nın trafiği…
Sadece akşam serinliği, yürüyen insanlar ve yavaşlayan bir şehir.
Yaklaşık bir saat yürürken fark ettim ki ben bugün aslında Ankara’yı gezmişim.
Ama turist gibi değil, Ankaralı gibi.
Büyük Toptancı Hali’nden eski Hipodrom’a, otobüs duraklarından metroya, Yaşamkent’ten oto sanayiye, Anadolu Bulvarı’ndan Halk Ekmek’e ve sonunda mahallemin yürüyüş parkuruna…
Belki bir şehri tanımak yalnızca önemli yapılarını, meydanlarını ve caddelerini bilmek değildir.
Sabah sebzesinin nereden geldiğini görmek, otobüs beklemek, metroya binmek, sanayide ustayla iki laf etmek, trafikte biraz söylenmek, ekmeğini alıp evine dönmek ve akşam mahallende yürümek de o şehrin hikâyesidir.
Çünkü Ankara sadece başkent değildir.
Bazen sabah içilen bir hal kahvesi, bazen metroda boş bir koltuk, bazen sanayide bir ustanın sesi, bazen trafikte geçirilen uzun dakikalar, bazen de akşam serinliğinde yürüdüğün bir mahalle sokağıdır.
Ve galiba bir şehri şehir yapan da tam olarak bunlardır: İçinde yaşadığımız sıradan günlerin, yıllar sonra hatırlanacak küçük hikâyeleri.
