Ankara'nın Mamak ilçesinde yıllardır adıyla dikkat çeken bir cadde vardır: NATO Yolu.
Çocukluğumdan beri o tabelayı her gördüğümde kendi kendime düşünürdüm: "Acaba NATO'nun yolu gerçekten burası mı?"
Adının geçmişi yıllardır anlatılır durur. Kimine göre bölgedeki askerî tesislerden, kimine göre o dönemin uluslararası yapılanmalarından kalmıştır. Ama ne olursa olsun, bizim için hep sıradan bir yoldu.
Meğer asıl NATO yolu, Mamak'tan değil, bütün Ankara'nın içinden geçiyormuş.
Dünya liderleri gelince yollar yenileniyor, kaldırımlar parlıyor, asfalt ışıl ışıl oluyor. Şehir adeta yıllardır sakladığı en güzel yüzünü misafirlerine gösteriyor.
Sonra insan dönüp Mamak'taki NATO Yolu'na bakıyor ve gülümsüyor.
Demek ki mesele yol yapmak değilmiş... İstenince oluyormuş.
Ankara birkaç günlüğüne bambaşka bir şehre dönüştü. Sokaklara bakınca insanın aklına tek bir soru geliyor:
Demek ki oluyormuş...
NATO heyeti geliyor derken Ankara öyle bir makyaj yaptı ki, başkenti ilk kez gören biri rahatlıkla, "Herhâlde burası her gün böyledir." diyebilir.
Yollar pırıl pırıldı. Asfalt kaymak gibiydi. Kaldırımlar tertemizdi. Trafik ise nazar değecek kadar düzenliydi.
Şehrin üzerine sanki görünmez bir ütü çekilmişti.
Biz Ankaralılar da birbirimize şaşkın şaşkın baktık.
"Meğer bizim de böyle yollarımız varmış."
İnsan bazen kendi yaşadığı şehre turist gözüyle bakınca daha çok şaşırıyor. Bir ara arabayı kenara çekip etrafı seyredesim geldi. "Yoksa yanlışlıkla başka bir başkente mi geldim?" diye düşündüm.
Elbette dünya liderleri geliyor diye Ankara'nın en güzel elbisesini giymesine kimsenin itirazı olamaz. Misafire özen göstermek bizim kültürümüzün en güzel taraflarından biridir.
Ama insan yine de düşünmeden edemiyor...
Keşke bu özen sadece yabancı konuklar geldiğinde değil, bu şehrin gerçek sahipleri olan Ankaralılar için de her gün gösterilse...
Zirvenin akşamındaki resepsiyonda çalınan eserler de en az toplantılar kadar düşündürücüydü.
Ahmet Kaya'nın “Kum Gibi” “Bir yanda Şehirlere bombalar yağardı her gece,biz durmadan sevişirdik" diye başlayan o unutulmaz enstrümantal müzik salonda yankılanıyordu. Dünyanın en güçlü ülkelerinin temsilcileri aynı masalarda otururken, savaşın acısını anlatan bu sözleri dinlemek insanı ister istemez derin bir ironiyle baş başa bırakıyordu.
Gecenin sanatçılarından biri de Ajda Pekkan'dı. Onu görünce yıllar önce Eurovision'da seslendirdiği Pet'r Oil geldi aklıma. Salonda bu parça seslendirilmesi tabii ki "Aman petrol, canım petrol..." diye hafızalara kazınan o şarkı, enerji savaşlarının ve dünya siyasetinin konuşulduğu bir gecede sanki yıllar öncesinden bugüne ince bir gönderme yapıyordu.
Bir de toplantının konusu savunma olunca insan ister istemez umutlanıyor.
"Acaba bugün savaşların nasıl biteceğini mi konuşacaklar?" diye düşünüyor.
Sonra haberleri izleyince anlıyoruz ki dünya, barışı konuşmaktan çok silahları konuşmaya devam ediyor.
Oysa bizim dileğimiz çok basit.
Savunma sanayi elbette gelişsin. Ama barış da öyle gelişsin ki, bir gün savunmaya ihtiyaç duyulmasın.
Çünkü insanlığın ulaştığı en büyük teknoloji, birbirini öldürmeden yaşayabilmesidir.
Son sözüm Ankara'ya...
Sayın NATO, yine bekleriz.
Siz gelince Ankara öyle güzelleşiyor ki, insan ister istemez, "Bir toplantı daha olsa da şu pırıl pırıl yolların tadını biraz daha çıkarsak." diyor.
Ve emeği geçen herkese...
Kelimenin tam anlamıyla,
NATO'larımı arz ederim!
