Bazı köprüler vardır; üzerinden sadece insanlar geçmez. Anılar geçer, özlemler geçer, umutlar geçer, hatta bazen bir kuşağın vicdanı bile geçer.
Geçtiğimiz günlerde "Devrimci Gençlik Köprüsü" belgeselini izledim. Hakkâri'nin hırçın Zap Suyu üzerine, 1968 gençlik hareketinin öncülüğünde kurulan o mütevazı köprünün hikâyesini anlatıyordu. Belgesel boyunca düşündüm: Demirden, çimentodan yapılan köprüler mi daha sağlamdır, yoksa insanların kalbinde kurulan köprüler mi?
1968'in gençleri, İstanbul'dan kalkıp Türkiye'nin en uzak köşelerinden birine gidiyorlar. Ellerinde büyük bütçeler, dev iş makineleri, ihale dosyaları yok. Ellerinde yalnızca inandıkları bir düşünce var: İnsanların insanca yaşaması gerektiği düşüncesi.
Belgeselde köylülerin anlattıkları beni en çok etkileyen bölümler oldu. Köylüler, aradan onlarca yıl geçmesine rağmen, "Bu köprüyü Deniz Gezmişler yaptı, Mahirler yaptı, Yusuf Aslanlar yaptı" diyorlar. Oysa tarihsel olarak biliyoruz ki, bu isimlerin hepsi fiilen orada değildi. Fakat köylülerin hafızasında ve yüreğinde onlar da oradaydı. Çünkü bazen bir insanın bedeni değil, fikri gider bir yere. Bazen bir insanın ayak izi değil, vicdanı kalır geride.
Belgeselde geçen şu cümle ise uzun süre aklımdan çıkmadı: "İnsanların nasıl öldüğü değil, nasıl yaşadığı önemlidir."
Belki de bu nedenle, o gençler bugün hâlâ tartışılıyor. Çünkü onlar, kendi yaşamlarının konforunu değil, hiç tanımadıkları insanların yaşam koşullarını dert edinmişlerdi.
İşin ilginç yanı, o yıllarda Türkiye'de Boğaz Köprüsü projesi de tartışılıyordu. Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, başlangıçta köprüye karşı çıkanlar arasında yer almıştı. Sonra tarih kendi yolunu çizdi ve İstanbul Boğazı'nın ilk köprüsü inşa edildi. Bir tarafta milyonlarca insanın geçtiği dev bir asma köprü yükselirken, diğer tarafta Zap Suyu'nun üzerinde, birkaç gencin emeğiyle yapılmış mütevazı bir köprü vardı.
Bugün düşündüğümde, ikisinin de ortak bir yanı olduğunu görüyorum: İkisi de insanları birbirine ulaştırmak için yapılmıştı.
Aradaki fark ise biraz mizahı da hak ediyor galiba.
Boğaz Köprüsü'nden geçerken artık ücret ödüyoruz, trafik çekiyoruz, navigasyona bakıyoruz. Zap Köprüsü'nden geçen köylüler ise yıllarca sadece şunu hatırlamışlar: "Bir zamanlar bazı gençler buraya kadar gelip bizim için ter dökmüştü."
Belki de bu yüzden bazı köprülerin geçiş ücreti yoktur. Çünkü bedeli çoktan vicdanla ödenmiştir.
Aradan yaklaşık altmış yıl geçti. O gençlerin çoğu artık hayatta değil. Ama Zap Suyu'nun hırçın akıntısına karşı kurdukları köprü hâlâ bize aynı soruyu soruyor: Hayatımız boyunca kaç köprü kurduk? Ve daha önemlisi, kaç insanın hayatına geçit olduk?
Bu belgesel bana şunu düşündürdü: Bazı köprüler mühendislikle, bazıları ise insan sevgisiyle inşa ediliyor.
Aradan geçen onca yılın ardından hangisinin daha kalıcı olduğuna ise galiba insanlar karar veriyor.
