İğde kokusu alırsam, bilin ki zamanda yolculuğa çıkmışımdır. Öyle bir koku ki bu; bir yandan burnuma huzur verir, bir yandan da gözümün önüne lastik top peşinde koşan, dizi yara bere içinde ama yüzü hep gülen çocuklar getirir. Şehir henüz "site" olmamış, sokaklar hâlâ mahalle, çocuklar sokakta ve dereler gerçekten su akıtırken...
Hanımeli kokusu da cabası... O da başka bir hatıranın şifresidir. Yaz akşamlarının habercisi gibi, gizli gizli açar çiçeğini. Biz de sanki onun açmasını beklermişiz gibi, sinema sandalyemizi kapar, koşar adım açık hava sinemasına giderdik. Popcorn yoktu belki ama çekirdek vardı. İçecek olarak "şişe gazoz" ve yanında olmazsa olmazı: sinek kovucu kolonya!
Sinemada film başlamadan önce ekranın önünden geçen gölgeler vardı – biri illa ki “perdede başrolü” çalardı. Film mi? Zaten yarısı ya ses yapmadı ya görüntü takıldı. Ama olsun... Bizim jenerasyon için romantizm; arkadaki kıza gazoz uzatıp, başrolde Türkan Şoray varsa gözlerini siler gibi yapmaktı.
Zaten o zamanlar aşk da kokudan anlaşılırdı. Şimdi öyle mi ya? Hanımeli yerine “lavantalı temizlik suyu” koklayıp, birbirine emoji atan bir nesil geldi...
Ama ben hâlâ bir yerlerde iğde kokusu duyarsam dururum. Çünkü bilirim: ya yaz gelmiştir ya çocukluğum geçiyordur yanımdan usulca... Ya da biri açık hava sineması gibi unutulmuş bir anıyı dürtüyordur burnumun ucundan.
O açık hava sinemalarının tek kötü yanı, film bittiğinde eve dönüp rüyanda projeksiyon cihazı sesiyle uyanmaktı.
