16 yaşında bir çocuğun bir tartışma sırasında ölmesi, artık sadece bir “asayiş haberi” değildir. Bu hem ülkemizin hem de dünyanın içine düştüğü derin bir ihmaller zincirinin sonucudur. Daha hayatı tanımadan, gelecekle ilgili hayaller kurmadan, bir çocuğun elinde silahla(bıçak) karşı karşıya gelmemiz, hepimize ağır bir sorumluluk yüklemelidir.
16 yaş, öfkenin aklı geçtiği bir dönemdir. Bu yaşta birey, henüz sonuçları tartacak olgunluğa sahip değildir; duygular hızlı, düşünce ise henüz hamdır. Bilimsel olarak da bilinir ki karar verme, risk değerlendirme ve sonuçları öngörme becerileri bu yaşlarda tam olarak gelişmemiştir. Buna rağmen, bu çocukların sokakta silaha erişebiliyor olması, bireysel bir hata değil, toplumsal bir ihmaldir.
Bu çocuklar silahı güç için taşımaz. Silah, çoğu zaman bastırılmış korkuların, değersizlik hissinin ve görülmeme duygusunun bir sonucudur.
Evde konuşulamayanlar, okulda bastırılanlar, sokakta patlar. Çocuk, kendini ifade edecek bir dil bulamazsa, eline geçen en tehlikeli aracı kimlik yerine koyar. Bir anlık öfke, bir ömürlük yok oluşa dönüşür.
Burada sorun “kötü çocuklar” değildir. Sorun, yalnız bırakılmış çocuklardır. Sürekli “adam ol” baskısıyla büyüyen ama nasıl insan olunacağı öğretilmeyen bir kuşaktan söz ediyoruz. Geri çekilmenin, susmanın, ortamdan uzaklaşmanın güç değil zayıflık sayıldığı bir anlayışın bedelini, toprağa giren çocuklar ve yıkılan aileler ödüyor.
Bu noktada çözümü sadece cezalarda aramak gerçeği ıskalamaktır. Ceza sonrasıdır; oysa asıl mesele öncesindedir. 18 yaş altındaki bireylerin silaha erişimi kesin biçimde engellenmeli, okullarda psikolojik destek mekanizmaları kâğıt üzerinde değil, fiilen işletilmelidir. Ailelerin ise susturan değil, dinleyen bir dil kurması artık bir tercih değil, zorunluluktur.
En ağır yükü ise geride kalanlar taşır. 16 yaşında kaybedilen bir evlat, genç yaşta bir ölüm değildir; yarım bırakılmış bir hayattır. O evlerde zaman durur, odalar eksik kalır, acı yıllarca dinmez. Bir anne için çocuğunun yaşı değil, yokluğu büyüktür.
Bu acılara alışamayız. Alışırsak kaybederiz.
Ülke olarak da dünya olarak da artık bu ölümlere “sonradan üzülmekle” yetinemeyiz. Çocukları hayattan koparan bu zinciri kırmak zorundayız. Daha fazla evlat acısına, daha fazla yarım hayata tahammülümüz yok.
