Şeyh Saitler, Said Nursiler, Derviş Mehmetler, Derviş Vahdetiler yani şeriatçı çeteler, her dönemde emperyalizmi dost, Mustafa Kemal’i düşman bildiler…
Uygarlığa, bilime karşı çıkmak ve yabancılarla işbirliği yapmak onların genel yapısında, mayasında, vardı…
Osmanlının son dönemlerinden bu yana, şeriatçı çeteler tarafından bu görev aksatılmadan günümüze değin eksiksiz yerine getirilmiştir.
Politikacılar, topluma egemen olabilmek, çıkarlarına hizmet eden bir düzen kurabilmek için ''din silahı''nı kullandılar.
Toplumun bilincine kadercilik, tevekkül, boyun eğme, rıza gösterme gibi mistik değerleri aşıladılar.
Atatürk'ün deyişi ile ''Din daima siyaset aracı, menfaat aracı, istibdat aracı yapıldı. Bu hal Osmanlı tarihinde böyle idi, Abbasiler, Emeviler zamanında da böyle idi.''
Ama bu ülke asla zincire vurulamaz. Zincirlenemez. Tutsak alınamaz.
Orduları dağıtılıp, komutanları zindanlara atılsa, “Vatanın her köşesi bilfiil işgal edilse; iktidara sahip olanlar gaflet, dalalet ve hatta hıyanet içinde olsalar bile” bu millet asla vatanından, bayrağından, cumhuriyetinden, Atasından vazgeçmez.
Bu millet çok Vahdettin gördü. Moğollardan bu yana çok istilaya uğradı. Ama asla özgürlüğünden vazgeçmedi. Vatanını kutsal bildi. Vatanı için canını verdi.
Bu milletin arasından hainler de çıktı elbette. Vatansızlar da çıktı. Yabancılarla iş birliği yaparak kendi halkını sırtından bıçaklayan; ülkeyi kârlı bir emlak gibi görüp, parsel parsel pazarlayanlar da çıktı…
Onlar, bir gün olsun Atatürk gibi bilimden, uygarlıktan, çağdaşlaşmaktan ya da onun deyişi ile “Yoksul ve esir milletlerden” söz etmediler.
Bir gün olsun emperyalizm sözcüğünü ağızlarına almadılar? Bir gün olsun Kurtuluş savaşını canla, başla destekleyen gerçek din adamı Rıfat Börekçi olamadılar…
Çünkü sömürgecilerle işbirliği yapmak onların kökeninde vardır…
Atatürk ve arkadaşları tüm gücüyle ülkeyi modernleştirmeye çalışırken, geçmişte tarikatçı ve bölücüler emperyalistlerle birlik olup, genç Türkiye Cumhuriyetini yıkmaya çalıştılar…
Atatürk şöyle der: ”Biz ilhamlarımızı gökten ve gaipten (görünmeyen âlemden) değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurt, bağrından çıktığımız Türk ulusu ve bir de uluslar tarihinin bin bir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız sonuçlardır.”
Atatürk’ün vefatından sonra1923-1938 arasında yapılan aydınlanma, laik düzen çalışmaları durduruldu.
Oysa Mustafa Kemal Atatürk laiklik, tam bağımsızlık, çağdaş sanayi anlayışını topluma yerleştirebilmek için nice savaşımlar vermiş, nice engelleri aşmak zorunda kalmıştı.
Örneğin Atatürk, “Bağımsızlık benim karakterimdir” ilkesinden hareket ederek, emperyalist devletlerden hep uzak durmuş, “Ne Şam’ın şekeri, ne Arabın yüzü” demişti.
Çünkü o çok iyi biliyordu ki sömürgeci devletlere elini veren kolunu kurtaramaz ve yabancı ülkelerin yapacağı her yardım, tam bağımsızlığa vurulan bir zincir olarak yeniden dönerdi.
İşte yobazlar, Atatürk’ü bu yüzden sevmezler. Yani “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir” dediği için onu her zaman unutturmak isterler.
Yobazlar onu tam bağımsız bir Türkiye istediği için, “Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir” dediği için sevmezler. Bugün de onların mirasçıları aynı yolu izleyerek, Kemalist Cumhuriyet rejimine son vermeye çalışmaktadırlar. Ama avuçlarını yalarlar…
O, sonsuza dek yaşayacaktır…
Ve biz, bir kez daha haykırıyoruz: Ey ulu Atatürk, açtığın yolda, son nefesimize dek yürüyeceğimize ant içeriz.
Yaşasın 30 ağustoslar
