Cumhuriyet ilan edildiğinde ülkemizin sosyal ve ekonomik yapısı nasıldı? Biliyor musunuz?
Okuma yazma oranı kadınlarda kaç, erkeklerde kaçtı?
Ne kadar fabrika vardı? Sermaye ve fabrika kimlerin elindeydi?
Demir yolları kaç kilometreydi? Çok konuştuk, çok anlattık, ama bir kez daha anlatalım:
Birinci Dünya savaşında yurdumuz 550 bin kayıp verdi. Yenilginin ardından Mondros Ateşkes Anlaşması imzalandı. Buna göre Osmanlı orduları dağıtılıyor, ağır silahlar teslim alınıyor; savaşı kazanan devletler arasında ülke pay ediliyordu…
Vatanın yeraltı ve yerüstü zenginliklerine el konulmuştu…
Ama bütün bu yokluk, yoksulluk, kötü koşullara rağmen Yedi Düvelle yapılan bağımsızlık savaşı kazanıldı ve Cumhuriyet ilan edildi… CUMHURİYET BİR DEVRİMDİ…
Cumhuriyet ilan edildiğinde köyler, kentler yakılmış, yıkılmış, harabe haline getirilmişti… Üretim durmuş, tarım çökmüştü. Ekmeklik un bile dışarıdan alınıyordu.
İnsanlar aç, sefil perişandı… Hastalık dört bir yanı sarmıştı… İnsanlar kırılıyor, hayvanlar telef oluyordu…
Frengi, verem, sıtma, tifo, tifüs bir göz hastalığı olan trahom dört bir yanı sarmıştı.
13 milyon nüfuslu Türkiye’de 3 milyon kişi trahom, iki milyon kişi sıtma, bir milyon kişi frengi hastalığına yakalanmıştı…
Bunlar saptanan resmi rakamlar ve bilinen hastalıklardı… Bit, pire, çeşitli cilt hastalıklarını bu listeye eklemiyoruz…
Bebek ölümleri yüzde 40’ın üzerindeydi. Yani doğan her iki çocuktan biri, yüz anneden yirmisi ölüyordu…
40 bin köyün 30 bininde okul yoktu… Evet, yineliyorum, 30 bininde… Ve okuma oranı 1927’lerde erkeklerde yüzde 7, kadınlarda binde 4’tü… Bu oran 1935’te erkeklerde yüzde 23, kadınlarda yüzde 8 oldu…
Her yanı mahalle mektepleri, tekkeler sarmıştı. Cahillik ve cahiller mollaların, sultanların geçim kaynağı idi… Onlar durumdan ziyadesiyle memnundular…
Kitap nedir, okumak nedir, bilim nedir, bilen yoktu…
Osmanlıyı işte bu cehalet, bilgisizlik yıktı… Bir de emperyalizmle birlikte hareket eden yerli hainler…
Osmanlıdan sadece 4 fabrika miras kalmıştı. Bu sayı 1926 – 1938 arasında 28’e yükseldi.
Anadolu topraklarında 1923 yılı itibarı ile 4559 km olan demir yolu, 1940 yılına kadar gerçekleştirilen sıkı çalışmayla 8637 km’ye ulaştı, iki katına çıktı…
Mustafa Kemal, Cumhuriyetin ilanının ertesi gününde, İsmet İnönü’ye gönderdiği mektupta şunları yazıyordu:
“Bize, geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı, yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız, kaderin bizim kuşağımıza yüklediği bir görev bu. Özgür bir toplum oluşturmak, çağdaşlaşmak, bu ideali gerçekleştirmek zorundayız. Bu görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim, Allah yardımcımız olsun.”
Tam da dediği gibi yaptı. 1929-1938 arasında ağır sanayi üretimi % 152 arttı.
Kömür yüzde 100, krom yüzde 600 artış gösterdi. Demir sıfırdan 180 bin tona çıktı, şeker üretimi 200 misli arttı. Türk Parasının değeri sterlin, ABD doları ve İtalyan lireti karşısında değer kazandı. Değer kaybetmedi.
Bir taraftan da Cumhuriyet hükümeti, Osmanlının borcunu ödüyordu…
Gece gündüz 7 – 24 Atatürk’e küfredenler, 15 yıl gibi kısa bir sürede gerçekleştirilenleri gördünüz mü?
Peki, siz ne yaptınız?
Bir gün olsun Atatürk gibi bilimden, uygarlıktan, çağdaşlaşmaktan ya da onun deyişi ile “Yoksul ve esir milletlerden” söz ettiniz mi?
Bir gün olsun emperyalizm sözcüğünü ağzınıza aldınız mı? Bir gün olsun Kurtuluş savaşını canla, başla destekleyen gerçek din adamı Rıfat Börekçiyi halka anlattınız mı?
Anlatmadınız, çünkü sömürgecilerle işbirliği yapmak sizin fıtratınızda (yaradılış, yapı) var…
Şunu hiç aklınızdan çıkarmayın: Atatürk, dünyanın sahiplendiği bir devrimcidir. Dünyanın dört bir yanında heykelleri dikilmiştir. Çin’de, okullarda ders olarak okutulmaktadır. O, modern Türkiye’nin kurucusu ve kurtarıcısıdır… Ne kadar kötülerseniz kötüleyin, bu gerçeği asla değiştiremezsiniz…
O, sonsuza dek yaşayacaktır…
